Manşet

28 Mart 2010 Pazar

"bizimkiler"


fazla söze gerek yok, çünkü "bizimkiler" aynı hislerle her pazar ekran karşısına geçen herkes için gerçekten "bizimkiler" imiş . . . eski bayramların neşe ve huzurla anılması gibi anılması tam da bundanmış. ve hatta bu bölümün youtube da bulunması da bu yüzden manidarmış belki de. bulduğuma sevindim.







"bizimkiler 'bayramlık' birinci kısım:


ikinci kısım:


üçüncü kısım:


dördüncü kısım:


beşinci kısım:
DEVAMI...

25 Mart 2010 Perşembe

hangisi gerçek oldu?


hangisi gerçek oldu diye başlık atmışlar, geçmişte gelecek için düşünülen, çizilen, hayal edilen ne varsa koymuşlar dosyanın içine, kimbilir daha neler vardır.. konuyla ilgilenilse daha neler çıkar fikri heyecanım oldu bugün. hani hep diyoruz ya okuduklarımız okundu daha önce, söylenenler söylendi, yazdıklarımız yazıldı... biz neyiz kimiz nereye gidiyoruz a kadar uzanan sorular silsilesi farkımız ne diye nihayete ererken ben biliyorum farkımı. ben kendimin farkındayım da üstelik. ayrıca çok da özelim, hepimiz gibi, hepimizden farklı olarak ama hepimiz gibi işte.

çok kullandığım bir tamlama olan beynimizdeki kıvrımlar bir zamanlar yapı kredinin çıkarttığı minik kitaplardan içinizde kaç koridor var ı hatırlattı şimdide. deneysel çalışmama kaldığım yerden devam ediyorum ama biliyorum da insan kobay değildir ama en enteresan kobay da insandır bir yandan. deneysel çalışmama devam ediyorum dedim, kobay benim. giderek kendimi daha fazla gözlemliyorum. hislerimi, heyecanlarımı, her duruma verdiğim farklı tepkileri, bazen aynı replikleri giderek daha fazla gözlemliyorum. ama bu bişeyleri daha fark etmemden öteye gidemiyor, yani gidiyor da bu konuda hızlı ilerleyemediğim bir gerçek.

mesela ben çok güzel severim, mesela ben sevdiğimin üzerine de düşerim bunu biliyorum. bunun bilgisi de bilgim dahilindeydi ama bugünlerde hissini de tatma fırsatı buldum. hem ben birinin üzerine düşülmemesi gerektiği konusunda yıllarca kafa yormuş, yıllarca cümleler kurmuştum. herşeyin bilgisi içimdeydi ama insan kendisi olunca dibine ışık vermiyor. mum du o dimi. mum diyorum dibine ışık vermiyor. ama biz mum değiliz, insanız. değiştirebilir, değişebiliriz.

mesela birlikte jetgillerin yaşadığı ülkeyi ziyaret edebilir, ordan alice'e uğrar eve döneriz. ninja turtles ın kullandığı mazgal kapağını da sana gösteririm giderken, merak etme...









milliyetteki dosyanın linki:

http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/41026-yasam-hangisi-gercek-oldu-/1
DEVAMI...

15 Mart 2010 Pazartesi

fotoğraf makinesi ile zaman makinesi arasındaki bağ nedir?




"zalim beni söyletme derunumda neler var"



hadi gidelim.

hep aynı hissi veriyor sevdiğimin güneşinin ışıkları (ışınları mı demeliydim) ...

sınırsız bi gitmek isteği, gezmek gezmek kaybolacakmış gibi sanki bir yerlere varma kaygısı olmaksızın...yürüye yürüye, koşa koşa, yerlerde yuvarlanarak bile hatta.

ama özellikle de birazcık tarihi yapı, taş bina filan olsun isterim. galata olabilir, eminönü olabilir, ne bileyim...

siyah beyaz fotoğraflara renk katmış gibi hissediyorum sanki oralarda.
gün, güneş, zamanmakinesi gibi beni yaşamak istediğim yıllara götürürken (yanlış anlamayın, yaşadığım yüzyılı da seviyorum elbette) ben duriyim öyle, poz verir gibi tulumbalı eski bir makineye...




http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?cid=33637&p=1&rid=2
DEVAMI...

13 Mart 2010 Cumartesi

'Biri hava atınca kariyer olur'


Vedat için kariyer, 'birinin diğerine hava atması' demek, yani parası olan kariyerli oluyor. Çağkan, 6 yıldır bilgisayar kullanıyor ve tercih edeceği üniversiteyi çoktan seçmiş... İki farklı dünyada yetişen 14 yaşlarındaki iki çocuğa aynı soruları sorduk. İşte cevapları....


CEREN BAYKAL
Vedat, 14 yaşında....
Boş zamanlarında, tatillerde neler yaparsın? Hobilerin nelerdir?

Televizyonda film izliyorum. Atari salonlarına gidiyoruz, arkadaşlarla oyun oynuyoruz. Sokakta maç yapıyoruz. Bir de okuldan çıktıktan sonra amcamın bakkalında çalışıyorum. Ona yardım ediyorum. Bir de internet kafeye gidip başka okullara giden arkadaşlarımla konuşuyorum, oyun oynuyorum. Yazları da çantacıda çalışıyorum 2-3 ay.

Eğitim ve mesleki planların neler, üniversite eğitimi konusunda ne düşünüyorsun?

Büyük ihtimalle liseyi bitiririm ama üniversite okuyamam. Ben çok yaramazım, daha dün disiplindeydim. Okulda çok kavgalar oluyor. Bir de özel ders alamıyoruz, dersler güzel değil.

Peki, 10 yıl sonra kendini nasıl hayal ediyorsun, sence nerede olacaksın?

10 yıl sonra evlenmiş olurum sevdiğim biriyle. Ama İstanbul'da yaşamak istemem. İzmit'e ya da Balıkesir'e giderim, oralar güzel. Orada bir iş bulurum.

Diyelim ki bir piyango bileti aldın ve sana ikramiye çıktı, bu paranın ne kadar olmasını istersin, ne kadar olursa çok mutlu olursun?

Mesela yüz milyar çok büyük paradır. Büyük ikramiye o kadar olabilir.

Peki, bu çıkan parayla neler yaparsın?

Önce kendime bir ev alırım. Orada yaşarız. Sonra da bir iş kurarım. Mesela bir büfe açarım ya da çantacı olabilir çünkü çantaların nasıl yapıldığını öğrendim.

Peki, sence kariyer nedir?

Ya mesela birisi birine hava atıyor. Yani mesela bir yerde ben şunu alacağım diyorsun, o da diyor "aman ondan bende var", hava atıyor diğerine. Parası olan kariyerli oluyor.

Peki, alışveriş senin için ne anlam ifade ediyor, ihtiyaçlarını kendin mi karşılarsın?

Annem alır genelde, bizim burada pazar kuruluyor. Bir de Kasımpaşa'ya gideriz. Bir şeyi beğenmişsem dayıma söylerim o alır. Bakkalda çalışınca bana para veriyor dayım.

Yatağa yattığında ne düşünürsün, neleri hayal edersin?

Yatağa yattığımda ertesi gün okulu düşünürüm. Okulda neler olacağını. Çok kavga oluyor bizim okulda.

Okula nasıl gelip gidiyorsun?

Ev yakın, yürüyerek geliyorum. Ama seneye motorla geleceğim.

Ne tür abur cuburlardan hoşlanırsın?

Cips, çikolata...

Kitap okur musun? Hangi kitabı okudun en son?

Kitap okurum. Öğretmen Namık Kemal'in bir kitabını okutturmuştu.

Çocuk Hakları Beyannamesi'nden haberin var mı, neleri içeriyor olabilir?

Bizim sınıfta bir çocuk vardı. Annesi dilenciydi, babası alkolikti. Geçen sene annesi öldü. Babası zorla çalıştırıyordu. Sertaç sonra evden kaçmış artık sokaklarda yatıyormuş, ara sıra geliyor bizim okulun buraya.

Oyun: Futbol

Alışveriş: Üst-baş, Ayakkabı

Hak: Hakkımı savunabilmek isterim

Başarı: Kazanmak

Spor: Koşmak

İnternet: Oyun

Güzel: Telefon

Aile: Anne-Baba

Mutluluk: Sevinç

Ağlamak: Üzülmek

Şiir: Öğretmen özel günlerde öğretmen okunmasını ister.

Kitap: Namık Kemal

Baba: Bize bakan

Çağkan, dua ediyor

Boş zamanlarında, tatillerde neler yaparsın? Hobilerin nelerdir?

Bilgisayarla ilgilenirim. Araştırma ödevlerimi yaparım. Google'den araştırırım genelde. Zekâ oyunları oynarım. Msn kullanırım bir de Youtube'u kullanırım. Ayrıca okulun basketbol takımındayım, ondan önce de Nişantaşı'nda oynuyordum ama şimdi hafta sonları dershaneye gittiğim için fazla vakit ayıramıyorum basketbola.

Eğitim ve mesleki planların neler?

Günlük yaşamda bilgisayarı çok kullanıyorum ve kendimi bu işe yatkın buluyorum. 6 yıldır bilgisayarım var ve herhangi bir arıza çıktığında kendim tamir edebiliyorum. Üniversite olarak ise ilk olarak Bahçeşehir Üniversitesi Fen-Teknoloji Bölümü'nü tercih etmeyi düşünüyorum. Robot ve bilgisayar yapımı gibi seçenekleri var, ona da o zaman karar vereceğim.

10 yıl sonra kendini nerede hayal ediyorsun,

24 yaşında olacağım, üniversite bitmiş olacak ve büyük ihtimalle askere gidiyor olurum.

Piyangodan ikramiye çıksa ne yaparsın?

Ne kadar para çıkmış olursa olsun sevinirim. Bağış yaparım. Çünkü o para alın teriyle kazanılmış para değildir.

Sence kariyer nedir?

Kariyer bir insanın olmak istediği yerde olmasıdır. Mesela benim sevdiğim bir konuda uzmanlaşmam gibi.

Peki, alışveriş ne anlam ifade ediyor?

Beğendiğim bir şey olduğunda kendim alabilirim. Annemden para alırım.

Gece yatağa yattığında neleri hayal edersin?

Dua ederim. Sağlık, mutluluk, yoksullara yardım, ev, derslerimi kolayca geçmek ve iyi bir meslek edinmeyi dilerim. Hayal kurduğumda evlendiğimi, iyi kalpli bir karım olduğunu hayal ederim.

Okula nasıl gelip gidiyorsun?

Annemle babam arabayla aynı yere gelmelerine rağmen beni bir akrabamız bırakıyor. Bazen de babam bırakıyor.

Sevdiğin abur cubur?

Crunch, Nestea şeftali...

Hangi kitabı okudun en son?

Yılda 10-12 kitap okuyorum. Zaten öğretmenlerimiz de zaman zaman kitap öneriyor. Ben de bir kitabı okumadan önce öğretmenime danışırım, o beni yönlendirir. Kitabın sürükleyici olması okumam için en önemli sebeptir. Son okuduğum kitap Victor Hugo-Sefiller. Gazete ise genellikle pazar günleri alıyoruz ve pazar günleri ilk sayfayı mutlaka okurum.

Çocuk hakları beyannamesi ne anlam ifade ediyor?

Bütün çocuklara eşit eğitim hakkının olması gerektiğini düşünüyorum. Zenginlik fakirlik gibi nedenlerle okuyamayan çocuk olmamalı.

Oyun: Knight Online

Alışveriş: Ayakkabı

Hak: Anayasa

Başarı: Sınav

Spor: Basketbol

İnternet: Youtube

Güzel: Bayan

Aile: Anne

Mutluluk: Sağlık

Ağlamak: Karne

Şiir: Şair, Orhan Veli

Kitap: Türkçe

Baba: Oğul


23.12.2007



vakti zamanında yenişafak'ta yayımlanan röportajım. haberin aslı şu linkte:

http://www.yenisafak.com.tr/Pazar/?t=29.12.2007&i=89077
DEVAMI...

16 Şubat 2010 Salı

2009'un "Düşünce Suçları" Kitaplaştı


Düşünce Suçuna Karşı Girişim, “Düşünceye Özgürlük 2009” kitabını yayınladı. Kitapta 2009 yılında düşünce suçundan ceza alanlar, aklananlar, düşen davalar, engellenen yayın ve etkinlikler, ve düşünce suçları ile ilgili yasa maddeleri var.

Çiçek TAHAOĞLU İstanbul - BİA Haber Merkezi15 Şubat 2010, Pazartesi 1995'te Yaşar Kemal'in Der Spiegel dergisinde, devletin Kürt politikasını eleştiren yazısı nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM) yargılanması üzerine 1080 kişinin yayıncı olduğu 80 sayfalık bir kitapla bütün düşünce suçlarını ve suçlularını temsilen 10 yazı yayınlanmıştı.

Kitap hakkında dava açıldı ve 185 kişi yargılandı ama Düşünce Suçuna Karşı Girişim, yargılanan ya da ceza alan "düşünce suçlularının" yazılarını, "suç" olduğu için engellenen düşünceleri ve bu durumla ilgili hukuksal süreçleri her sene kitaplaştırmaya devam ediyor.

36 gazeteci 2010'a ceza evinde girdi

"Düşünceye Özgürlük 2009" kitabında geçtiğimiz yıl olup bitenler özetlenirken ilginç bir noktaya değinmiş kitabın yazarlarından Ceren Baykal; Anayasanın 288.maddesi, yani adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs.

Düşünce suçuna Karşı Girişim'in hukuk sorumlusu olan Baykal, "Etkilenmekten korkan bir zihniyet hala yaşıyor ki 'etkilemek' diye bir durumun olabileceğini asla kabul edemeyeceğinden 'etkilemeye teşebbüs' edilmesini cezaya tabi tutuyor" diyor. "Yani bir yandan yargı kesinlikle etkilenebileceğini kabul etmiyor ve adli yargılamayı etkilemek diye bir suç olmuyor da teşebbüs suçu diye bir suç kalıyor ceza yasasında."

Peki 2009'da neler oldu? Kitapta bunlar şöyle özetleniyor:

- Demokratik açılım adı altında Kürt meselesi konuşulabilir bir konu oldu.

- Kürt medyasının karşılaştığı yasakların yanı sıra TRT Şeş'e 24 saat yayın hakkı tanındı.

- Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu'nun verilerine göre Türkiye'de yedisi Yazı İşleri Müdürü, 36 gazeteci ve yazar 2010 yılını cezaevlerinde karşıladı.

- 20 Ekim 2008'de başlayan Ergenekon ana davası birinci yılını geride bıraktı.

- 2009 Newroz, Kadınlar Günü ve İşçi Bayramı tarihlerinin birbirine yakın olduğundan, emniyet yetkilileri "gerekli" malzemeler için ihale açarak cop, biber gazı, tazyikli su gibi malzemelerini stokladı.

- 1 Mayıs'ta Taksim'de kutlama yapılmasına izin verildi, ancak polise göre 108, ÇHD'ye göre 400'ün üstünde kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 5 kişi gözaltında işkenceye maruz kaldıklarını söyleyerek İHD'ye başvurdu.

- Medyanın taş atan çocuklar olarak adlandırdığı TMK mağduru çocuklar için çalışan "Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları"nın söylediğine göre, çocuklar açık görüşte ve ailelerinin gözü önünde işkenceye maruz kaldı.

- Anayasa Mahkemesinin 11 Aralık'ta yaptığı açıklamayla DTP'nin temelli kapatılmasına karar verildi. Partinin üst düzey yöneticilerine siyaset yasağı getirildi.

Ceza alan, aklanan ve düşen davalar
Kitapta, Düşünce Suçuna Karşı Girişim'in yıl boyunca izlediği davaların en ilginç ve tipik olanları yer alıyor. Ceza alan, aklanan ve düşen davalar, davaya dayanak oluşturan suç, hukuki süreç ve dava sonuçlarıyla anlatılıyor. Yer verilen davalar arasında Osman Baydemir, Aysel Tuğluk, Leyla Zana, Ragıp Zarakolu, Nedim Şener, Nedim Gürsel, Erol Karaaslan, Ahmet Karayay, İbrahim Kaboğlu, Baskın Oran ve daha birçok isim var.

Kitapta ayrıca 2009 yılında engellenen tiyatrolar, konserler, afişler, seminerler, festivaller, yürüyüşler, sergiler, kitaplar, gazeteler, dergiler ve internet siteleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Son olarak Ergenekon davası, 2009'da yaşanan polis şiddeti ve DTP'nin kapatılmasına ilişkin yazılarla bitiyor kitap.

Düşünce özgürlüğü, bu konudaki yasal düzenlemeler ve bu düzenlemelerden doğan mağduriyetler hakkında önemli ve ilginç bilgilere ulaşabileceğiniz bir kitap.(ÇT)

* Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim'in internet sitesine http://www.antenna-tr.org adresinden olaşabilirsiniz.

** "Düşünceye Özgürlük 2009", Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim, Can Matbaacılık, İstanbul, 2010, 143 sayfa.
DEVAMI...

11 Şubat 2010 Perşembe

Cin çarpması

Bir gün yolda yürürken onunla çarpıştık.
Bunda ne var demeyin!
Elbette gün içinde yolda yürürken birçok kişiyle çarpışabilirsiniz.
Ama biz zaten çok daha önce çarpışmıştık.
Bundan sebep bu çarpışma, bir buluşma, karşılaşma, kalp çarpıntısı doğuran bir musibetten ibaretti.,,
Bin nasihatten iyi mi?
DEVAMI...

30 Ocak 2010 Cumartesi

düş ko-r-kusu

Karda kış tın güneşte yaz, kimi zaman mevsimsiz ayaz. Öyle ustalıkla yuvarlıyordun ki kelimeleri üzerime bana ancak kelime oyunu yapıyorsun demek kalıyordu. İnkar ediyordun, “anlamadığın her cümlemde kelime oyunu var sanıyorsun oysa bu kadar ciddiyken kelimelerle oynamam!” diyordun. Susuyordum. Çünkü gerçekten anlamıyordum. Anlaşılmamayı bazen marifet bildiğini inkar etmiyordun oysa. Gece yarısı çığlıklarla ağlamalarını, bazen deli gibi odanın iki duvarı arasında volta atmalarını, gözünde yaşlarla attığın kahkahaları koyacak yer bulamıyordum.

Anlamamaktan öte bi histi bu kimi zaman, korkuyordum. Beni kırıyorsun dediğin zaman sen kendi kendine kırılıyosun ben kırmıyorum diyişim gibi korkuyordum, sana göre kendi kendime sayılacak bi biçimde. Oysa ben de biliyordum bana sarıldığın zaman, zamanın ötesine düştüğümüzü el ele; ben biliyordum beni kanın, beni canın gibi sevdiğini. İnanmasan bile kendi hislerimden de emindim en az seninkilerden olduğum gibi. Ama işte dedim ya bazen korkuyordum, beni korkutuyordun.

Bi gece uyandım. Bi gecenasıl olduysa uyandım ve sen köpek gibi 4 ayak üstünde başın kapıya dönük kapıyı kokluyordun. Bana baktın, beni gördün ama sen köpek gibi kapıyı kokluyordun. Sana baktım, seni gördüm ama sen hala köpek gibi kapıyı kokluyordun.

“Gelmiş” dedin. “Yakınlara bi yerlere gelmiş hissediyorum. Rüya görüyorum sandım başta ama gerçekten gelmiş olmalı”…

Sana bakıyordum, korkuyordum ama sen hala kapıyı kokluyordun…
DEVAMI...

4 Ocak 2010 Pazartesi

detay

"İnsan çöplüğüne döndü geçmişimiz" dedi. Ruh haline göre değiştirirken ojelerinin rengini. Ayrı renkler değil ama, kırmızı gülü de kanı da; bordo aşkı da şarabı da; siyah uykudaki huzuru da, parlaklığıyla gecedeki ışıkların coşkusunu da çağırabilirdi. Kimyası karışık, mayası değişik, fizyolojisi bozuk diyebilirdi normaller. Ona göre anormaldiler ama!

Detaysız geçmez çünkü detaydan ibaret ömrümüz,
anana tecavüz mü ettiler aşkımızın meyvesi diye tohumunu ektiler de mi doğdun?!

sonuç:bebek, detay: ömür.
DEVAMI...

10 Aralık 2009 Perşembe

Biran nerde?

Biran, peki seni nerede bulacaktım? Giderken bana öğretmediğini fark ettiğim tek şey buydu, yoksa hayat okulunu bitirdim gibi klişelere sığınmak isterim. Seni nerede bulacaktım? Bana kendimi bulmam için nereye bakmam gerektiğini iyi öğrettin, bana yaşamı, bu dünyayı ,ölümü ve hatta ötesini bulmam için nereye bakmam gerektiğini öğütledin, peki sen? Seni nerede bulacaktım bir tek onu söylemedin.
Benim dünyam bana dönüyordu önceden de ama sen “bu dünya gerçekten senin için dönüyor” dedin inandım. Çamura bulamam elimi yüzümü, çamur kötü, yıkanıp paklansa da izin kalır biliyordum çocukluğumdan, “evet öyledir” dedin, “bu doğru, çamur kötü, bulaşma” inandım. İnsanları nasıl seviyorum böyle diye şaşardı hep babam, “insanları sev dedin, sevdikçe sevilirsin, doğru” inandım. “inan” dedin, “inanırsan ve inananlarla doldurursan çevreni iyi edersin, için huzur dolar ve sana hiç uğramadığını söylediğin o huzur gelir bulur seni”, öğüt dedim, inandım. Ve uyguladım da bunları bir bir sen gidince aklımda aynı soru işaretiyle; konuşabilseydim, konuşabilseydin sen de bu soruyu soracaktım zaten “sen inanmaktan vaz mı geçtin?” diye. “İnanan kötü olmazdı ya hani, doğruların nerede, bunca acı çektirmek sevgiliye hangi dinin ibadeti söylesene, Kurtaran değil misin artık?” diye; cevap veremeyeceğini bile bile afallatmak için belki sadece düşün diye, bu soruları soracaktım bir bir.

Ama işte, korktum da sormaktan, o zaman hiç söylemezdin belki ve seninle bir daha konuşamazsam bana seni aradığımda nerede bulacağımı hiç söylemezsin diye korktum.
DEVAMI...

1 Aralık 2009 Salı

Gün - Eş

Vapurdaydım. Yürümeye başladığım anda fark etimiştim elbette güneşi çünkü gün ışığına karşı hiçbir zaman kayıtsız davranamadım. Ben davransam o ben fark etmeden bambaşka bir ruh haline büründürmeyi başardı her seferinde. Nasıl bir huzur. Bakma sen kocaman kocaman güneş gözlüklerini takmayı sevdiğime. Güneşi severim.
Vapurdaydım, kitap okuyordum ve kendimi de kitabın içinde sanıyordum o ana dek. Değilmişim. Kendimi bir çok ana dahil hissederken olmadığımı fark ettiğimde etrafa attığım bakışlara benzer bakışlar fırlatmış olabilirim etrafımda oturanlara.

Neredeyim ben?

Kitaptaki karakterler bir kafeye girmiş birer kahve istemişlerdi çoktan. Tarife baktım, mekan tarifinin bulunduğum ya da ışınlandığımı düşündüğüm yerle ilgisi yoktu. Benim de öyle. Yani ben yine bendim ama biraz daha farklı ve belki biraz daha yaşlı ama yine de genç bir bedenin içinde. Saçlarım siyahtı mesela ama boyamıydı kendi rengine mi bırakmışım tam ayırt edemedim. Bir mutfaktaydım ve kekin hamurunu çırpıyordum. Portakallı kek, üstelik tarife ya da kitaba bakmadan sanki sürekli yapıyormuşum gibi. Sanki değil öyleydi muhakkak. Üzerimde mutfak önlüğü vardı; elbette daha önce görmemiştim. Mutfakta üzerinde kırmızı piti kareli örtü olan bir masa vardı, küçük bir şey, mutfak tezgahının ve aynı zamanda benim tam arkamda. Gün ışıkken tüm gün ışığını içine alan bir mutfak ve bir evdi aynı zamanda ama hava kararmaya başladığından davlumbazın ışığı yanıyordu. Ve evde limon kokusuna benzer bir koku vardı. Yıllar önde adaçaylı diye aldığım ve sonra çok sevdiğim ve sonra bir daha da bulamadığım o şampuanın kokusu gibi, böyle biraz acı gibi biraz tatlı gibi biraz değişik bir koku işte, evimin kokusu. Evet evimin dedim çünkü diğer odaların yerlerini de anlatabilirim odaların şeklini de, yatak örtüsünden duvarlara, salondaki koltuğun üzerindeki şekilli ve renkli mindere arkadaki şark odası tadındaki bakır dolu odaya, banyodaki tuvalet kağıtlarını koyduğum dolaba varıncaya dek. Evimdi o benim. İyi bir nota bilgim olsa çalışma odamızda açtığın müziğin notalarını çıkarıp verebilirim. Yeni keşfettiğin bir grubun şarkılarıydı muhtemelen, daha önce duymamıştım.

Kitap aynı kitaptı önümde duran, vapurdaki aynı yolcular yerçekimine vapurun koltuklarıyla karşı koyan.

Portakallı keki çok sevmediğimi ama portakallı kek yapan bir benin neyi temsil ettiğini düşündüm. Kelimelere dökemedim ama bu düşünce hoşuma gitti. Bu arada unuttuğum bir ayrıntı da şu, yıllar sonraydı o gün ve akşam yemekten sonra canım gibi sevdiğim birilerine gidecektik. Yemek sonrası çay muhabbeti ve muhtemelen kek de o muhabbet içindi.

İstiyorum. O günü istiyorum dedim kendi kendime, benim olacak mı yı elbette zaman gösterecek ve ben bu sanrı sandığım düşü çoktan unutmuş olacağım belki de.
Vapurdan indim, aynı güneşin aynı ışığının bana verdiği huzuru sana da vermesini diledim içimden. Ama nedense koşar adım yürüyordum. Huzurum kalmadı dememek için huzurum kaçmasın diye koşar adım.
DEVAMI...

31 Ekim 2009 Cumartesi

ASUDE ?

“hayaller en büyük avuntularımız” dedi, göl kenarında taşı sektirmeye çalışırken. Sekmiyordu belki ama kurduğu cümle beynimden içeri nasıl dalmışsa cumburlop düşüyordu suya. Onun taşı suyun üzerinde dolaştırma isteği gibi kurduğu cümlede beynimde bir kaç yere uğrasın en azından istedim. Ama yok. Çoktan derine dalmıştı bile… bir kaç yere vursa, bir kaç cümle kurdursa…eve gitmeye karar verdim sonra. “ben eve gidiyorum.” Dedim, bakıp gülümsedi sadece. Kızmış olmalı diye düşündüm kurduğu cümleye ver-e-mediğim tepkiye. Oysa derin bir sohbet başlatmak istemişti bu cümleyi kurduğunda eminim. Ya da belki paylaşmak istediği yeni bir düş kuruyordu bugünlerde. Ya da belki birinin bi düşüydü dillendirmek istediği de, dinlemedim.

“sana yar diyemem kii dile düştün söz oldun”

Nereden gelmişti şimdi bu şarkı aklıma, oysa bambaşka bir ıslık vardı ağzımda ve şarkının haleti ruhiyesini kesinlikle karşılamayan ve nereden geldiği belirsiz bir tebessüm yüzümde. Ama şarkı esir etmeye başlıyordu işte once ıslığımı aldı dilimden çünkü ses sakin olsa bile bi isyan halinde geliyordu içimdeki sesten, sonra da tebessümüm kararmaya başladı birden. Ama ağlamadım.

Onun kurduğu dakika bilinçaltıma gönderilmiş “hayaller en büyük avuntularımız” cümlesi içimden bi yerlerden bu şarkıyı çağırmış demek ki diye düşünerek olaya bilimsel bir açıklama katmaya çalışıyordum. Olay bilimsel olunca duygusallıktan tamamen uzak durmayı sağlıyodu çünkü. “en iyisi eve gidip kitap okuyayım” dedim içimden, uzun süredir ihmal ettim, oldukça uzun süredir.

Oturduğumuz sokağa geldiğimde üst kat komşumuz birden balkona çıkıp sofrabezini silkelemeye başladı. Küfürbaz olsaydım da bu durumda küfredemezdim eminim derken ne kadar öfkelendiğimi bir ben biliyorum. Ve öfke yukarıdan dökülen kırıntılar azaldıkça azalırken sözcükler çıkmaya başladılar saklandıkları yerlerden üstelik cümleler bile kurmaya başlayıverdiler ben ne olduğunu anlamaya çabalarken. Apartmanın merdivenlerine oturup yazmaya koyulmalıydım hepsini birer birer, yukarı çıktım. Televizyonu açtım, evlendirme programlamlarından birinin olduğu kanalı açtım, hayaller en büyük avuntularımız mı gerçekten diye çığlık attı içimdeki, hayallerinden korkup kaçanlar için hangi avuntudan söz ediyorsun allah aşkına diyerek bastırdım onu.

Bu kadın kesin o adama evet diyecekti …
DEVAMI...

29 Haziran 2009 Pazartesi

değmek

yatağın içinde yüzüyorum- boşlukta düşer gibi.
senin elin kolun bacağın çarpıyo yüzüme, ömrüme, her yerime. ve tenim değdiği yeri yakmıyo- içim yanıyo!
çünkü dokunmak aşktandır sevgilim!

tırnaklarımla tırmanıyorum duvara, canım acımıyo, acısa da umrumda olmaz hem, aşk bu! benim kalıplarımdan öte, senin hislerinden de, kesinlikle ... birbirlerine dokunmadan duramayan sevgililer gördüm, elleri dursa ayakları dur-a-mayan,; gülme! senin için kahkaha, senin için komik (mi) sadece? ama mantık arama.
çünkü dokunmak aşktandır sevgilim, değmek yine aşktan, gülme ..
DEVAMI...

14 Mayıs 2009 Perşembe

yara

senin küllerin bir sureti tutuşturmaya,
yaranın kabuğu bir facia yaratmaya,
gözünden akan bir damla, bin yıl yağan yağmurlara eşdeğerdir ve yeterdir.

beni özlersen,dünya suskun.
beni özlersen dünyayı sustur.
kırılan bir ayna gürültüsü.
DEVAMI...

17 Şubat 2009 Salı

yekbedenken tek bedenden

Duygu yoğunlumun üstünden sayfalar geçti.
Beynimde kurduğum cümlelerin üzerinden uykular.
Sen uyumaya çalışıyodun bense geçmişimde kim varsa hepsinin karşıma dikilip bana sorular sormalarına izin veriyor, sordukları soruları bir bir cevaplamaya çalışıyordum üstelik. Seni nasıl sevdiğime onları ikna etmeye çalışıyordum. Başkası olsa kime ne der di mi. Size ne de diyebilir. Ama yok. Benim verilemeyecek hesabım olmamalı.
Bana kurduğum cümleleri hatırlatıyorlardı teker teker. Sen bana şöyle demiştin sen bana böyle demiştin. Sen benden esinlenip ne öyküler döşemiştin ve hatta sana şiir yazmayı ben öğretmedim mi ya da bu dünyada tek kutsal saydığın şeyin varlığından bile haberdar eden ben değil miyim seni.

Bocalıyordum. İkna yeteneğim cümle kurma yeteneğimle eşdeğerdi ancak konuşkan yapım suskun kaldığı zamanlar sekteye uğradığı da oluyordu. He susmanın en büyük cevap olduğu durumlar da yok değildi, doğruydu ama ben hep tercihimi diğerinden yana kullandım. Beni nasıl anlamazsınız dedim, yapabildiğimin en iyisini yapmaya çalıştım her daim,en çok kurduğum cümlelerle, kendim.

Beni anlamıyorsunuz dedim her seferinde. Ben herkesi seviyorum hala ve her şeyi geçmişimde yer alan. Nefretle anmadım. Hem kendini sevmeyen bi insan yapamaz mı bunu ancak. Ben kendimi fazlasıyla ve layıkiyle seviyorum. Çünkü elimde daha iyisi yok. Bunu öğrenmem epey zaman aldı bu doğru ancak bana verilen bu beden bana verilen bu, bu her şey yeterince iyi, yeterince yerli yerinde, yeterince kullanım hakkı bana verilmiş; nasıl sevmem. Kendimi nasıl seviyorsam kendime dahil ettiklerimi, yalnız kişileri,tümceleri değil anları, hisleri ve hatta manzaraları sevmemem olanaklı mı.
He ölçülebiliyorsa bazıları ağır basacaktır,bazıları hatırlanacaktır bazıları unutulmuştur ama ben hafızamı ‘an’ lar konusunda yeterince iyi kullanıyorum emin olun.

Uyuma dedim.
Napiyim canım dedin.

Uyuyacaktık elbet ama işte susturamıyordum bazen sesleri.

Buldum.
Onları ikna etmenin yolunu nihayet buldum. Elinden tuttuğum adam da benim gibi seviyor dedim. Aynı benim gibi seviyor. O da nefret duygusunu aşılamamış anlamını öğrendiğinden bugüne beynine. Şimdi biri çıksa gelse geçmişinden gel otur der eminim, bi çay içelim. Ve hatta toplarız bütün adamları, kadınları çay içeriz hep beraber, bunda ne var. Ben onu biliyorum, o beni. Evet kıskanırız birbirimizi ama birbirimizden en çok da. Koku alma duyumu hislerimle bağdaştırdığım zamandan beri hiç kimseden aile kokusunu almadım ben dedim onlara. Onda aile kokusu var. Sen arzuydun benim için sen vazgeçilmezdin sen kalp atışıydın sen gözyaşıydın… hepiniz bir şeydiniz,inkarım yok, cümlelerimde de yaşamaya devam ediyorsunuz üstelik, neden inkar ederim amacınız yazının güzelliğine hizmet etmekse, neden olmasın da zaten. Ama hiçbirinizde aile kokusu yok.

Ve ben onu buldum sonra.
Ve o beni buldu sonra.
Ve yağmur yağıyordu kokusu genzime takılı kaldığında, yüzümde bi tebessüm ağlamak istedim o anda, bana kızar şimdi ben o anı senin gibi anlatamıyorum diye, ama anlatıyo bana sarıldığı her anda.
Elini belime doladı. Sırtımı göğsüne yasladım,elini kavradım sıkıca,yekbeden olduk. Küçükken korktuğum zamanlarda annemlerin odasına gider annemle babamın arasına yatıverirdim ya bazen; şimdi dudaklarından öpme isteğim böyle kendini göstermiyo olsa aynı öyle bi his bu diyeceğim; aynen öyle …
DEVAMI...

battaniye ve akıldan geçenler

Aslı astarı yok desem şimdi bu meselin yaratacağı ufak bir hayal kırıklığı olur belki düşündüğümde. Lakin aslı astarından ibaret bu sefer, abartısı yok, süsü yok. Hem o öyle süslü kelimelerle anlatamam ki demişti bir keresinde. Her oje sürdüğümde verdiği tepki de bundandı belki, kokoş bi sevgilin var üzgünüm canım.
Benim ayağım üşüyordu galiba demişti, üşüyorduk çünkü ikimiz de ve üşümek ilk defa bu kadar az umrumuzdaydı belki de. Ama yine de üşümemek için de elimizden geleni yapıyorduk. Saç kurutma makineleri yalnızca saçları kurutuyor sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Yalnız göz yaşını kurutamaz. Ee kolay mı?
Lakin battaniye var onun için. Daha bir şefkat. Daha bir sevgi. Daha bir kucak. Daha işte..
Hem ben onu ilk gördüğüm an babam yerine koydum, kendimi de anası yerine onun. Baba gibi homurdanırdı da alırdı yine yere düşen battaniyeyi, örterdi üstüme; anne gibi kırılırdım,kırardı da kalbimi yine kocaman sarılır ısıtırdım battaniyeyle, hasta olmasın diye.

Kendini böyle yoğun hissettiren hisler asla bir yazının ana konusu olamazlar.
DEVAMI...