Manşet

27 Mayıs 2010 Perşembe

fakat müzeyyen bu derin bir tutku


(ilhami algör hayranı oldum ben, görün bakın neden...)





* Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim. Önemsemedim. Yol, bana uygun bir ruh önrebilirdi. kapıyı çektim, kilidin dili yuvasna otururken "Nereye?" dedi. Aldırış etmedim, çıktım.

* Memleketimin "Bakışlar" tarihinde bu kadar aleni olmayan, hatta bu semtin, kapağı buhar kaçırmadan önceki zamanlarda bizzat ürettiği bakışlar vardı: "Yabancı" ya yabancılığını hissettirecek bakışların ayıp, abes , yersiz addedildiği zamanların bakmayan bakşları.
Bir de , şehirde olan ancak şehre ait olmayan , gerçek mi düş mü olduğuna karar verememiş , karar vermeye de pek niyetli görünmeyen mekanların bakışları vardı.

*Gözümün önüne Müzeyyen'in bakışı gelmişti. ......... Ya da bana öyle gelmişti. Bir şeyin gerçekte öyle mi olduğu yoksa bana m öyle geldiği konusu her zaman kafamı karıştırırdı.

* Garibanların garibanlık nedenleri karşısında sarsak ve telaşe olmalarını affedemiyorum.

* Her şey benden önce olmuşsa, bana olacak bir yer, durum kalmıyor muydu? bana ait tek kişilik bir iskemle, oda , yok muydu bu dünyada?

* Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün Kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder; gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele her filmde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Ağladıkça Sadri'ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri'nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine...

* Ses tonlamalarına takılırdım. Sesler her şeyi söylerdi. Takıntımı atladım...

*Herif rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra tellere takılır gibi kadına geliyor gece yarısı...

* Müzeyyen hikayeyi tek yumrukta yere serince, bu kadar kolay devrilenin hikaye mi yoksa ben mi olduğuna kafam takılmış, peşinden gidip sormuştum: "Usta, çıkışımız yok mu?" "Teorik olarak olması gerekir" demişti.

* Mesafeli bir yerden konuşuyordu. Oraya nasıl ve ne zaman gitmişti? Ben mi göndermiştim? Taksi mi tutmuştu?

* Ne olmuştu da , "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen , durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen kimdi? İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
Sigaramı yaktım. Müzeyyen'in gözleri içinden, bir çukur ya da kuyudaymış gibi, bir yerlere sıkışmış da yardım istermiş gibi bakan yabancıya sırtımı döndüm ve son kez , üçüncü şahıs konusunda, kendime direndim.

* Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum..............

* Uzaklaşan şeylerin gözden yitişini görmemek için, gözlerimizi başka yöne çevirsek bile, yine de ne bok yemeye bir taraflarımızla geyik gibi bakardık?

* Müzeyyen, kalkıp başka birinin yürüyüşüyle çamaşır toplamaya gitti.

* An bile olmayan bir kısalıkta sanki bendekiler ona ondakiler bana geçmişti. Ağlamak istedim. Bunu başka biri istemiş gibi geldi. Ağlamadım. "Git" dedim balığa, iter gibi değil, "Sen git, ben geliyorum" der gibi, gitmesi gerekiyormuş gibi. "Git" dememe gerek yoktu. Kelimenin hissi geldiğinde o gitmişti. Sular çekildi.

* Ben kendimi , en sivil hallerimin tanığı olan mekana giren adam olarak hissederken , ayna beni , arkasında boş bir koridor olan adam olarak gösteriyordu.

* "Aynadaki kadın benim zıttım" demişti, "ben ne kadar ev haliysem, o okadar sokak. Ben sokulgan isem, o başını alıp giden. Ben gündüzüm, o gece... Çapkın, güçlü , özgür."

* "Müzeyyen" dedim, "sende hicran yarasından derin yara mı var? "
Verdiği cevabı alıp , suda eritip, yemeklerden sonra bir kaşık "ben böyleyim"
Birden , gidip düz ovada keklik avlama fikri geldi. Vazgeçtim. Cevabı bana yetmemişti. Adama sorarlardı: "Kim ikiye böldü dostum seni?"

* Ben sözlerden değil bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadar mecburen bekler , beklerken kafayı yerdim. Konuşunca mesele yoktu. Ayrıca bu devirde herkes en azından iki tane idi. Daha kalabalık olanları da görmüştüm.

* "... Hani mamur olacaksa viranlar..?"

* " Aslında, tam diye bir şey yoktur" dedim, "her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür"

* Müzeyyen' in , il kzamanlarımızdaki bakışlar ile çevresine gülümsediğini gördüm. Bugün yine gönlümün bahçesinde gezindim bakışlarını, "Sensiz sazın zevki mi var?" bakışlarını, ve bitpazarı hamalının taşıdığı aynalı konsol önümden geçerken , kendi bakışlarımı: Öyle bir der giriftarım ki...

* "Nereye gidiyorsun çocuk" dedim içimden, "büyümeye mi?"




İlhami Algör - Fakat Müzeyyen bu derin bir tutku ( Merkez Kitaplar, 67 syf. )

Herkese göster : Tweet This ! Share On Facebook ! Share On Google Plus ! Add To Del.icio.us ! Share On Digg ! Share On Reddit ! Share On LinkedIn ! Pin It ! Post To Blogger ! Share On StumbleUpon ! Share On Friend Feed ! Share On MySpace ! Share On Yahoo Buzz ! Get These Share Buttons ! Google Bookmark ! Create PDF And Print Friendly ! Blog Feed !

2 yorum: on "fakat müzeyyen bu derin bir tutku"

Mikail Çağlar dedi ki...

"Nereye gidiyorsun çocuk" dedim içimden, "büyümeye mi?"

Gerçektende İlhamı Algör'den etkilenmemek elde değil...Paylaşımın için teşekkürler.

ceren baykal dedi ki...

Rica ederim, benim için zevkti.. :) Bol bol okunması dileğimle...

Yorum Gönder