Manşet

16 Şubat 2010 Salı

2009'un "Düşünce Suçları" Kitaplaştı


Düşünce Suçuna Karşı Girişim, “Düşünceye Özgürlük 2009” kitabını yayınladı. Kitapta 2009 yılında düşünce suçundan ceza alanlar, aklananlar, düşen davalar, engellenen yayın ve etkinlikler, ve düşünce suçları ile ilgili yasa maddeleri var.

Çiçek TAHAOĞLU İstanbul - BİA Haber Merkezi15 Şubat 2010, Pazartesi 1995'te Yaşar Kemal'in Der Spiegel dergisinde, devletin Kürt politikasını eleştiren yazısı nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM) yargılanması üzerine 1080 kişinin yayıncı olduğu 80 sayfalık bir kitapla bütün düşünce suçlarını ve suçlularını temsilen 10 yazı yayınlanmıştı.

Kitap hakkında dava açıldı ve 185 kişi yargılandı ama Düşünce Suçuna Karşı Girişim, yargılanan ya da ceza alan "düşünce suçlularının" yazılarını, "suç" olduğu için engellenen düşünceleri ve bu durumla ilgili hukuksal süreçleri her sene kitaplaştırmaya devam ediyor.

36 gazeteci 2010'a ceza evinde girdi

"Düşünceye Özgürlük 2009" kitabında geçtiğimiz yıl olup bitenler özetlenirken ilginç bir noktaya değinmiş kitabın yazarlarından Ceren Baykal; Anayasanın 288.maddesi, yani adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs.

Düşünce suçuna Karşı Girişim'in hukuk sorumlusu olan Baykal, "Etkilenmekten korkan bir zihniyet hala yaşıyor ki 'etkilemek' diye bir durumun olabileceğini asla kabul edemeyeceğinden 'etkilemeye teşebbüs' edilmesini cezaya tabi tutuyor" diyor. "Yani bir yandan yargı kesinlikle etkilenebileceğini kabul etmiyor ve adli yargılamayı etkilemek diye bir suç olmuyor da teşebbüs suçu diye bir suç kalıyor ceza yasasında."

Peki 2009'da neler oldu? Kitapta bunlar şöyle özetleniyor:

- Demokratik açılım adı altında Kürt meselesi konuşulabilir bir konu oldu.

- Kürt medyasının karşılaştığı yasakların yanı sıra TRT Şeş'e 24 saat yayın hakkı tanındı.

- Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu'nun verilerine göre Türkiye'de yedisi Yazı İşleri Müdürü, 36 gazeteci ve yazar 2010 yılını cezaevlerinde karşıladı.

- 20 Ekim 2008'de başlayan Ergenekon ana davası birinci yılını geride bıraktı.

- 2009 Newroz, Kadınlar Günü ve İşçi Bayramı tarihlerinin birbirine yakın olduğundan, emniyet yetkilileri "gerekli" malzemeler için ihale açarak cop, biber gazı, tazyikli su gibi malzemelerini stokladı.

- 1 Mayıs'ta Taksim'de kutlama yapılmasına izin verildi, ancak polise göre 108, ÇHD'ye göre 400'ün üstünde kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 5 kişi gözaltında işkenceye maruz kaldıklarını söyleyerek İHD'ye başvurdu.

- Medyanın taş atan çocuklar olarak adlandırdığı TMK mağduru çocuklar için çalışan "Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları"nın söylediğine göre, çocuklar açık görüşte ve ailelerinin gözü önünde işkenceye maruz kaldı.

- Anayasa Mahkemesinin 11 Aralık'ta yaptığı açıklamayla DTP'nin temelli kapatılmasına karar verildi. Partinin üst düzey yöneticilerine siyaset yasağı getirildi.

Ceza alan, aklanan ve düşen davalar
Kitapta, Düşünce Suçuna Karşı Girişim'in yıl boyunca izlediği davaların en ilginç ve tipik olanları yer alıyor. Ceza alan, aklanan ve düşen davalar, davaya dayanak oluşturan suç, hukuki süreç ve dava sonuçlarıyla anlatılıyor. Yer verilen davalar arasında Osman Baydemir, Aysel Tuğluk, Leyla Zana, Ragıp Zarakolu, Nedim Şener, Nedim Gürsel, Erol Karaaslan, Ahmet Karayay, İbrahim Kaboğlu, Baskın Oran ve daha birçok isim var.

Kitapta ayrıca 2009 yılında engellenen tiyatrolar, konserler, afişler, seminerler, festivaller, yürüyüşler, sergiler, kitaplar, gazeteler, dergiler ve internet siteleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Son olarak Ergenekon davası, 2009'da yaşanan polis şiddeti ve DTP'nin kapatılmasına ilişkin yazılarla bitiyor kitap.

Düşünce özgürlüğü, bu konudaki yasal düzenlemeler ve bu düzenlemelerden doğan mağduriyetler hakkında önemli ve ilginç bilgilere ulaşabileceğiniz bir kitap.(ÇT)

* Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim'in internet sitesine http://www.antenna-tr.org adresinden olaşabilirsiniz.

** "Düşünceye Özgürlük 2009", Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim, Can Matbaacılık, İstanbul, 2010, 143 sayfa.
DEVAMI...

11 Şubat 2010 Perşembe

Cin çarpması

Bir gün yolda yürürken onunla çarpıştık.
Bunda ne var demeyin!
Elbette gün içinde yolda yürürken birçok kişiyle çarpışabilirsiniz.
Ama biz zaten çok daha önce çarpışmıştık.
Bundan sebep bu çarpışma, bir buluşma, karşılaşma, kalp çarpıntısı doğuran bir musibetten ibaretti.,,
Bin nasihatten iyi mi?
DEVAMI...

30 Ocak 2010 Cumartesi

düş ko-r-kusu

Karda kış tın güneşte yaz, kimi zaman mevsimsiz ayaz. Öyle ustalıkla yuvarlıyordun ki kelimeleri üzerime bana ancak kelime oyunu yapıyorsun demek kalıyordu. İnkar ediyordun, “anlamadığın her cümlemde kelime oyunu var sanıyorsun oysa bu kadar ciddiyken kelimelerle oynamam!” diyordun. Susuyordum. Çünkü gerçekten anlamıyordum. Anlaşılmamayı bazen marifet bildiğini inkar etmiyordun oysa. Gece yarısı çığlıklarla ağlamalarını, bazen deli gibi odanın iki duvarı arasında volta atmalarını, gözünde yaşlarla attığın kahkahaları koyacak yer bulamıyordum.

Anlamamaktan öte bi histi bu kimi zaman, korkuyordum. Beni kırıyorsun dediğin zaman sen kendi kendine kırılıyosun ben kırmıyorum diyişim gibi korkuyordum, sana göre kendi kendime sayılacak bi biçimde. Oysa ben de biliyordum bana sarıldığın zaman, zamanın ötesine düştüğümüzü el ele; ben biliyordum beni kanın, beni canın gibi sevdiğini. İnanmasan bile kendi hislerimden de emindim en az seninkilerden olduğum gibi. Ama işte dedim ya bazen korkuyordum, beni korkutuyordun.

Bi gece uyandım. Bi gecenasıl olduysa uyandım ve sen köpek gibi 4 ayak üstünde başın kapıya dönük kapıyı kokluyordun. Bana baktın, beni gördün ama sen köpek gibi kapıyı kokluyordun. Sana baktım, seni gördüm ama sen hala köpek gibi kapıyı kokluyordun.

“Gelmiş” dedin. “Yakınlara bi yerlere gelmiş hissediyorum. Rüya görüyorum sandım başta ama gerçekten gelmiş olmalı”…

Sana bakıyordum, korkuyordum ama sen hala kapıyı kokluyordun…
DEVAMI...

4 Ocak 2010 Pazartesi

detay

"İnsan çöplüğüne döndü geçmişimiz" dedi. Ruh haline göre değiştirirken ojelerinin rengini. Ayrı renkler değil ama, kırmızı gülü de kanı da; bordo aşkı da şarabı da; siyah uykudaki huzuru da, parlaklığıyla gecedeki ışıkların coşkusunu da çağırabilirdi. Kimyası karışık, mayası değişik, fizyolojisi bozuk diyebilirdi normaller. Ona göre anormaldiler ama!

Detaysız geçmez çünkü detaydan ibaret ömrümüz,
anana tecavüz mü ettiler aşkımızın meyvesi diye tohumunu ektiler de mi doğdun?!

sonuç:bebek, detay: ömür.
DEVAMI...

10 Aralık 2009 Perşembe

Biran nerde?

Biran, peki seni nerede bulacaktım? Giderken bana öğretmediğini fark ettiğim tek şey buydu, yoksa hayat okulunu bitirdim gibi klişelere sığınmak isterim. Seni nerede bulacaktım? Bana kendimi bulmam için nereye bakmam gerektiğini iyi öğrettin, bana yaşamı, bu dünyayı ,ölümü ve hatta ötesini bulmam için nereye bakmam gerektiğini öğütledin, peki sen? Seni nerede bulacaktım bir tek onu söylemedin.
Benim dünyam bana dönüyordu önceden de ama sen “bu dünya gerçekten senin için dönüyor” dedin inandım. Çamura bulamam elimi yüzümü, çamur kötü, yıkanıp paklansa da izin kalır biliyordum çocukluğumdan, “evet öyledir” dedin, “bu doğru, çamur kötü, bulaşma” inandım. İnsanları nasıl seviyorum böyle diye şaşardı hep babam, “insanları sev dedin, sevdikçe sevilirsin, doğru” inandım. “inan” dedin, “inanırsan ve inananlarla doldurursan çevreni iyi edersin, için huzur dolar ve sana hiç uğramadığını söylediğin o huzur gelir bulur seni”, öğüt dedim, inandım. Ve uyguladım da bunları bir bir sen gidince aklımda aynı soru işaretiyle; konuşabilseydim, konuşabilseydin sen de bu soruyu soracaktım zaten “sen inanmaktan vaz mı geçtin?” diye. “İnanan kötü olmazdı ya hani, doğruların nerede, bunca acı çektirmek sevgiliye hangi dinin ibadeti söylesene, Kurtaran değil misin artık?” diye; cevap veremeyeceğini bile bile afallatmak için belki sadece düşün diye, bu soruları soracaktım bir bir.

Ama işte, korktum da sormaktan, o zaman hiç söylemezdin belki ve seninle bir daha konuşamazsam bana seni aradığımda nerede bulacağımı hiç söylemezsin diye korktum.
DEVAMI...

1 Aralık 2009 Salı

Gün - Eş

Vapurdaydım. Yürümeye başladığım anda fark etimiştim elbette güneşi çünkü gün ışığına karşı hiçbir zaman kayıtsız davranamadım. Ben davransam o ben fark etmeden bambaşka bir ruh haline büründürmeyi başardı her seferinde. Nasıl bir huzur. Bakma sen kocaman kocaman güneş gözlüklerini takmayı sevdiğime. Güneşi severim.
Vapurdaydım, kitap okuyordum ve kendimi de kitabın içinde sanıyordum o ana dek. Değilmişim. Kendimi bir çok ana dahil hissederken olmadığımı fark ettiğimde etrafa attığım bakışlara benzer bakışlar fırlatmış olabilirim etrafımda oturanlara.

Neredeyim ben?

Kitaptaki karakterler bir kafeye girmiş birer kahve istemişlerdi çoktan. Tarife baktım, mekan tarifinin bulunduğum ya da ışınlandığımı düşündüğüm yerle ilgisi yoktu. Benim de öyle. Yani ben yine bendim ama biraz daha farklı ve belki biraz daha yaşlı ama yine de genç bir bedenin içinde. Saçlarım siyahtı mesela ama boyamıydı kendi rengine mi bırakmışım tam ayırt edemedim. Bir mutfaktaydım ve kekin hamurunu çırpıyordum. Portakallı kek, üstelik tarife ya da kitaba bakmadan sanki sürekli yapıyormuşum gibi. Sanki değil öyleydi muhakkak. Üzerimde mutfak önlüğü vardı; elbette daha önce görmemiştim. Mutfakta üzerinde kırmızı piti kareli örtü olan bir masa vardı, küçük bir şey, mutfak tezgahının ve aynı zamanda benim tam arkamda. Gün ışıkken tüm gün ışığını içine alan bir mutfak ve bir evdi aynı zamanda ama hava kararmaya başladığından davlumbazın ışığı yanıyordu. Ve evde limon kokusuna benzer bir koku vardı. Yıllar önde adaçaylı diye aldığım ve sonra çok sevdiğim ve sonra bir daha da bulamadığım o şampuanın kokusu gibi, böyle biraz acı gibi biraz tatlı gibi biraz değişik bir koku işte, evimin kokusu. Evet evimin dedim çünkü diğer odaların yerlerini de anlatabilirim odaların şeklini de, yatak örtüsünden duvarlara, salondaki koltuğun üzerindeki şekilli ve renkli mindere arkadaki şark odası tadındaki bakır dolu odaya, banyodaki tuvalet kağıtlarını koyduğum dolaba varıncaya dek. Evimdi o benim. İyi bir nota bilgim olsa çalışma odamızda açtığın müziğin notalarını çıkarıp verebilirim. Yeni keşfettiğin bir grubun şarkılarıydı muhtemelen, daha önce duymamıştım.

Kitap aynı kitaptı önümde duran, vapurdaki aynı yolcular yerçekimine vapurun koltuklarıyla karşı koyan.

Portakallı keki çok sevmediğimi ama portakallı kek yapan bir benin neyi temsil ettiğini düşündüm. Kelimelere dökemedim ama bu düşünce hoşuma gitti. Bu arada unuttuğum bir ayrıntı da şu, yıllar sonraydı o gün ve akşam yemekten sonra canım gibi sevdiğim birilerine gidecektik. Yemek sonrası çay muhabbeti ve muhtemelen kek de o muhabbet içindi.

İstiyorum. O günü istiyorum dedim kendi kendime, benim olacak mı yı elbette zaman gösterecek ve ben bu sanrı sandığım düşü çoktan unutmuş olacağım belki de.
Vapurdan indim, aynı güneşin aynı ışığının bana verdiği huzuru sana da vermesini diledim içimden. Ama nedense koşar adım yürüyordum. Huzurum kalmadı dememek için huzurum kaçmasın diye koşar adım.
DEVAMI...

31 Ekim 2009 Cumartesi

ASUDE ?

“hayaller en büyük avuntularımız” dedi, göl kenarında taşı sektirmeye çalışırken. Sekmiyordu belki ama kurduğu cümle beynimden içeri nasıl dalmışsa cumburlop düşüyordu suya. Onun taşı suyun üzerinde dolaştırma isteği gibi kurduğu cümlede beynimde bir kaç yere uğrasın en azından istedim. Ama yok. Çoktan derine dalmıştı bile… bir kaç yere vursa, bir kaç cümle kurdursa…eve gitmeye karar verdim sonra. “ben eve gidiyorum.” Dedim, bakıp gülümsedi sadece. Kızmış olmalı diye düşündüm kurduğu cümleye ver-e-mediğim tepkiye. Oysa derin bir sohbet başlatmak istemişti bu cümleyi kurduğunda eminim. Ya da belki paylaşmak istediği yeni bir düş kuruyordu bugünlerde. Ya da belki birinin bi düşüydü dillendirmek istediği de, dinlemedim.

“sana yar diyemem kii dile düştün söz oldun”

Nereden gelmişti şimdi bu şarkı aklıma, oysa bambaşka bir ıslık vardı ağzımda ve şarkının haleti ruhiyesini kesinlikle karşılamayan ve nereden geldiği belirsiz bir tebessüm yüzümde. Ama şarkı esir etmeye başlıyordu işte once ıslığımı aldı dilimden çünkü ses sakin olsa bile bi isyan halinde geliyordu içimdeki sesten, sonra da tebessümüm kararmaya başladı birden. Ama ağlamadım.

Onun kurduğu dakika bilinçaltıma gönderilmiş “hayaller en büyük avuntularımız” cümlesi içimden bi yerlerden bu şarkıyı çağırmış demek ki diye düşünerek olaya bilimsel bir açıklama katmaya çalışıyordum. Olay bilimsel olunca duygusallıktan tamamen uzak durmayı sağlıyodu çünkü. “en iyisi eve gidip kitap okuyayım” dedim içimden, uzun süredir ihmal ettim, oldukça uzun süredir.

Oturduğumuz sokağa geldiğimde üst kat komşumuz birden balkona çıkıp sofrabezini silkelemeye başladı. Küfürbaz olsaydım da bu durumda küfredemezdim eminim derken ne kadar öfkelendiğimi bir ben biliyorum. Ve öfke yukarıdan dökülen kırıntılar azaldıkça azalırken sözcükler çıkmaya başladılar saklandıkları yerlerden üstelik cümleler bile kurmaya başlayıverdiler ben ne olduğunu anlamaya çabalarken. Apartmanın merdivenlerine oturup yazmaya koyulmalıydım hepsini birer birer, yukarı çıktım. Televizyonu açtım, evlendirme programlamlarından birinin olduğu kanalı açtım, hayaller en büyük avuntularımız mı gerçekten diye çığlık attı içimdeki, hayallerinden korkup kaçanlar için hangi avuntudan söz ediyorsun allah aşkına diyerek bastırdım onu.

Bu kadın kesin o adama evet diyecekti …
DEVAMI...

29 Haziran 2009 Pazartesi

değmek

yatağın içinde yüzüyorum- boşlukta düşer gibi.
senin elin kolun bacağın çarpıyo yüzüme, ömrüme, her yerime. ve tenim değdiği yeri yakmıyo- içim yanıyo!
çünkü dokunmak aşktandır sevgilim!

tırnaklarımla tırmanıyorum duvara, canım acımıyo, acısa da umrumda olmaz hem, aşk bu! benim kalıplarımdan öte, senin hislerinden de, kesinlikle ... birbirlerine dokunmadan duramayan sevgililer gördüm, elleri dursa ayakları dur-a-mayan,; gülme! senin için kahkaha, senin için komik (mi) sadece? ama mantık arama.
çünkü dokunmak aşktandır sevgilim, değmek yine aşktan, gülme ..
DEVAMI...

14 Mayıs 2009 Perşembe

yara

senin küllerin bir sureti tutuşturmaya,
yaranın kabuğu bir facia yaratmaya,
gözünden akan bir damla, bin yıl yağan yağmurlara eşdeğerdir ve yeterdir.

beni özlersen,dünya suskun.
beni özlersen dünyayı sustur.
kırılan bir ayna gürültüsü.
DEVAMI...

17 Şubat 2009 Salı

yekbedenken tek bedenden

Duygu yoğunlumun üstünden sayfalar geçti.
Beynimde kurduğum cümlelerin üzerinden uykular.
Sen uyumaya çalışıyodun bense geçmişimde kim varsa hepsinin karşıma dikilip bana sorular sormalarına izin veriyor, sordukları soruları bir bir cevaplamaya çalışıyordum üstelik. Seni nasıl sevdiğime onları ikna etmeye çalışıyordum. Başkası olsa kime ne der di mi. Size ne de diyebilir. Ama yok. Benim verilemeyecek hesabım olmamalı.
Bana kurduğum cümleleri hatırlatıyorlardı teker teker. Sen bana şöyle demiştin sen bana böyle demiştin. Sen benden esinlenip ne öyküler döşemiştin ve hatta sana şiir yazmayı ben öğretmedim mi ya da bu dünyada tek kutsal saydığın şeyin varlığından bile haberdar eden ben değil miyim seni.

Bocalıyordum. İkna yeteneğim cümle kurma yeteneğimle eşdeğerdi ancak konuşkan yapım suskun kaldığı zamanlar sekteye uğradığı da oluyordu. He susmanın en büyük cevap olduğu durumlar da yok değildi, doğruydu ama ben hep tercihimi diğerinden yana kullandım. Beni nasıl anlamazsınız dedim, yapabildiğimin en iyisini yapmaya çalıştım her daim,en çok kurduğum cümlelerle, kendim.

Beni anlamıyorsunuz dedim her seferinde. Ben herkesi seviyorum hala ve her şeyi geçmişimde yer alan. Nefretle anmadım. Hem kendini sevmeyen bi insan yapamaz mı bunu ancak. Ben kendimi fazlasıyla ve layıkiyle seviyorum. Çünkü elimde daha iyisi yok. Bunu öğrenmem epey zaman aldı bu doğru ancak bana verilen bu beden bana verilen bu, bu her şey yeterince iyi, yeterince yerli yerinde, yeterince kullanım hakkı bana verilmiş; nasıl sevmem. Kendimi nasıl seviyorsam kendime dahil ettiklerimi, yalnız kişileri,tümceleri değil anları, hisleri ve hatta manzaraları sevmemem olanaklı mı.
He ölçülebiliyorsa bazıları ağır basacaktır,bazıları hatırlanacaktır bazıları unutulmuştur ama ben hafızamı ‘an’ lar konusunda yeterince iyi kullanıyorum emin olun.

Uyuma dedim.
Napiyim canım dedin.

Uyuyacaktık elbet ama işte susturamıyordum bazen sesleri.

Buldum.
Onları ikna etmenin yolunu nihayet buldum. Elinden tuttuğum adam da benim gibi seviyor dedim. Aynı benim gibi seviyor. O da nefret duygusunu aşılamamış anlamını öğrendiğinden bugüne beynine. Şimdi biri çıksa gelse geçmişinden gel otur der eminim, bi çay içelim. Ve hatta toplarız bütün adamları, kadınları çay içeriz hep beraber, bunda ne var. Ben onu biliyorum, o beni. Evet kıskanırız birbirimizi ama birbirimizden en çok da. Koku alma duyumu hislerimle bağdaştırdığım zamandan beri hiç kimseden aile kokusunu almadım ben dedim onlara. Onda aile kokusu var. Sen arzuydun benim için sen vazgeçilmezdin sen kalp atışıydın sen gözyaşıydın… hepiniz bir şeydiniz,inkarım yok, cümlelerimde de yaşamaya devam ediyorsunuz üstelik, neden inkar ederim amacınız yazının güzelliğine hizmet etmekse, neden olmasın da zaten. Ama hiçbirinizde aile kokusu yok.

Ve ben onu buldum sonra.
Ve o beni buldu sonra.
Ve yağmur yağıyordu kokusu genzime takılı kaldığında, yüzümde bi tebessüm ağlamak istedim o anda, bana kızar şimdi ben o anı senin gibi anlatamıyorum diye, ama anlatıyo bana sarıldığı her anda.
Elini belime doladı. Sırtımı göğsüne yasladım,elini kavradım sıkıca,yekbeden olduk. Küçükken korktuğum zamanlarda annemlerin odasına gider annemle babamın arasına yatıverirdim ya bazen; şimdi dudaklarından öpme isteğim böyle kendini göstermiyo olsa aynı öyle bi his bu diyeceğim; aynen öyle …
DEVAMI...

battaniye ve akıldan geçenler

Aslı astarı yok desem şimdi bu meselin yaratacağı ufak bir hayal kırıklığı olur belki düşündüğümde. Lakin aslı astarından ibaret bu sefer, abartısı yok, süsü yok. Hem o öyle süslü kelimelerle anlatamam ki demişti bir keresinde. Her oje sürdüğümde verdiği tepki de bundandı belki, kokoş bi sevgilin var üzgünüm canım.
Benim ayağım üşüyordu galiba demişti, üşüyorduk çünkü ikimiz de ve üşümek ilk defa bu kadar az umrumuzdaydı belki de. Ama yine de üşümemek için de elimizden geleni yapıyorduk. Saç kurutma makineleri yalnızca saçları kurutuyor sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Yalnız göz yaşını kurutamaz. Ee kolay mı?
Lakin battaniye var onun için. Daha bir şefkat. Daha bir sevgi. Daha bir kucak. Daha işte..
Hem ben onu ilk gördüğüm an babam yerine koydum, kendimi de anası yerine onun. Baba gibi homurdanırdı da alırdı yine yere düşen battaniyeyi, örterdi üstüme; anne gibi kırılırdım,kırardı da kalbimi yine kocaman sarılır ısıtırdım battaniyeyle, hasta olmasın diye.

Kendini böyle yoğun hissettiren hisler asla bir yazının ana konusu olamazlar.
DEVAMI...

29 Aralık 2008 Pazartesi

Gözyaşı sulamaz.

Sakalları tenime yapışsın istediğim adam. sana yalan söylemem. Dün gece sen kırılan bardakların keskin yüzeylerini kapattın. Hatırlatmadan duramadın ama, kırık cam keser.
Ajandamın yapraklarını ömrüne adadım. Boş bıraktım. Senli sensiz günlerim oldu. 2008 seninle güzel. Sevdim bu yılı. İlk defa bir yıl başladığı gibi geçtiğinden belki.
Mumları yaktım. Yasemin mori yi çok sevdim. Ve düşünmeden edemedim. Kürk mantolu madonna aslında punk değil mi? Hem ben sigaramın dumanına sardım, sakladım seni.
Yağmurlar yağdı, karlar yağdı,yandık güneşte,yaktık hislerimizde,yanan bize dokunmasındı ,uzak olsundu hep, yakacak her ne ise..
Ama ben üşüdüm sıcak olduğunda bile, ısıtsana beni gülümseyerek baktığın düşlerinle. Ben gayet mutluyum düşlerinde varım diye…
‘Es’ ler cümle aralarında girdi gireli, daha bir kopuk oluveriyor her şey. Üstelik resmine bakıp gülümsediğim doğru, sana yalan söyleyemem.
DEVAMI...

22 Aralık 2008 Pazartesi

Şal

Unuttuğum aşk, aşktaki acı, acıdaki haz, hazdaki yaş, yaştaki tad..
Hatırlattın. Bi aşk, bi şal, bi kağıdın üzerine yazılanlar. Senin için cümlelerim sevgili!
Çünkü ben de acıyorum kendime. Sensiz geçen ve sensiz geçmiş her günüm için belki. Yarım kalmış bi aşk hikayesinin ardında nasıl gözyaşı dökerse izleyenler, bi anı defterinin sayfaları yanarken nasıl öksüz kalırsa öyle..
Acıyorum da üstelik, bugüne kadar hep göz ardı ettiğim tarifsiz bi acı. Yalnız gittiğin gün beynimin karıncalanması, o karıncaların gözbebeklerimden fırlaması gibi bir şey. Unutmuştum bu duyguyu. Boynundaki şalı alıp kokunu içime çeke çeke uyumak gibi bir şey, unutmuştum o kokuyu.
O gece ben aldım onu boynundan, alıp içime bi yerlere sakladım.
Dün gece -kokun sinmemiş daha- yolladığın şala, gözümün yaşıyla, genzimdeki kokunu bıraktım.
DEVAMI...

17 Aralık 2008 Çarşamba

“Düş beni üzerinden, emanet duruyorum”

Kapının ardında yeni bir ilişkinin düğmelerini ilikleyen kadın var. Küçük bir kadının büyük cümleleri bunlar. İlmek ilmek sökülürken hatta sökülmeden bile biri, yeni düğmelerle yeni bir kumaşa bürünüyor öteki. Benim için kalem- kağıt kokusundan ibaret. İzi ise ömür gibi, kömür gibi kara bazen, is kokusu gibi bir iz ömre bırakılan. “Benim sevgimi istemiyosun artık” cümlesinden doğan bir fark ediş. “İstemediğin bir sevgiyi sana verecek değilim”; bakış açımı değiştiren replik, bu da bir fark ediş değil mi?
Özlenen bi tad belki, alkolun genizde bıraktığı tad gibi. “kekremsi” diye bi kelime vardı dimi…
Aldanıyosun! Kurduğum cümleler bana ait değil. Hem ben topluma mal olabilecek adımlar atıyorum artık. Ek iş olarak insan ruhlarını irdeliyorum. Hayattan caydım. Huzurda kaldım. İnsan değişken bir varlıktır diye haykırırken değişmem diye ettiğim yeminler nerde hani. Nasıl yalanmış… öfke.. ey öfke. İsyansız öfke. Zaman zaman hırsını cümlelerden alıyor. Bu yalan değil, bu gerçek. “parmak izimi bıraktım, katilim; üzerinde, yüreğinde..” der bir ses yine. Katil diye bir şarkı hatrımdadır. Bir ayak sesi uzaktaki kadın bile hatırladır. Katiller hep vardır!
DEVAMI...

28 Kasım 2008 Cuma

uzaktan saçmalama hakkı

Başından aşağı bir bardak buzlu kola boşalttım ve bilmediğim birçok dilde şarkılar dinledim. Anlamak için sözlük karıştırma gereği hiçbir zaman duymadım. Ne senin sözcüklerini ne diğer…
Sözcükleri anlamlı kılan yüzlerden ırak bi anlam arıyorum şimdi kendime.Bir anlam bulmak istiyorum ki bende daha önce hiç olmamış olsun…
Tozlu defterlerde sararmış yapraklar vardı. Onları kendimden yoldum,defterde kalsındı,manasızdı.
Resim yapabilmeyi isterdim. Büyülü bişey olmalı aklındakini okutmak,göstermek,boyamak sonra istersen karalamak. Ama aynısını. Kelimeler yuvarlak,sözcüklerle oynanabilir bi de düşlerle ama resimlerle?
Bi çift gözde her insan farklı bir renk görebilir, marifetsizlik bu. Beyaz kağıt beyazdır,gerisi yanılsama. Ve yanılsama bir gün anladığın şeyin aslında anladığın gibi olmadığını görmek değildir. Yanılsama yanlıştır,olmayanı anlamaktır. Yanlı-dır.
Tarafları değiştirebilirsiniz. Saçlarımı sarıya boyayacak kadar delirmedim henüz diyosam gerçekten öyledir inanın. Ama belki…
Yorgunum. İçimdeki huzurla öylesine doluyum ki yeni bir cümle kuracak bile halim yok. Bir süre aynı cümlelerle idare etmem lazım. Galiba ilk defa cimriyim. Oysa nefret ederim.

Sevgilim: niye anlamak istemiyorsun?
Sevgilin: …
Benim anlamadığımı söylerken aslında beni anlamadığını ifade ettiğini göremiyor musun? Seni anlamamam mümkün mü ya da beni anlamaman, algımda kocaman harflerle yazıyosun, algınla olu-ş-uyorum!

Aslında anlıyoruz. Bakma sen onlara,dışarıdan gelen seslere,içerdekini dinle.

Sevgilin: beni sev,her daim…
Sevgilim:seviyorum, seveceğim…
DEVAMI...