Manşet

2 Kasım 2013 Cumartesi

define


 
 
 
     O romanı yazabilseydim kendimi bir şey yapmış sayabilecektim. Çünkü öyle kocaman hisler bir yere gitmemiş olacaktı ve elimde somut bir iz kalacaktı. Bir çocuk doğurmuş gibi olacaktım belki. O çocuk elimde olabilecekti. Ama şimdi güçsüz hissediyorum. Cümleleri bir araya getirmeye o kadar gücüm yok ki. Üstelik bu yeni hal en -çok kendi seçimlerimin beni yürüttüğü bir yolda iken- öyle bir hal ki…

      Define arar gibi çıplak kaldığın yerlere bakıyorum. Tüm gizlerden uzak bir iz arıyorum. Sana ait bir iz. Ama artık kendi çıplak kaldığım yerlere de bakıyorum. Eskiden böyle değildi. Eskiden ben ayan beyan ortada olandım zaten. Kendimi ortaya koyandım, hem söylemeden orda olandım. Şimdi bundan bile emin değilim. Şimdi sadece seni değil, kendimi de arıyorum.

     Her sabah şükrederek uyanıyorum. Her gün evden dua ederek çıkıyorum ve çiçeklere bakıp gülümsüyorum. Ama sonra soruyorum ne için? Gün içinde devam ediyorum hep ‘ne için’.  Mesele şahit olduklarımın benim için olduklarının farkında olmamamda değil. Ne için diyorum, farkındayım ama ne için ne yapıyorum. Farkında olmak bazen yetmiyor.

     Bir abajura bakıyorum, ne güzel, bir ağaca bakıyorum ne güzel, bir çocuğa bakıyorum ne kadar güzel, bir eve bakıyorum, o da güzel. Bir vapura biniyorum mucize, bir denize bakıyorum inanılmaz, bir kadın hamile, inanması güç geliyor, bir aynaları görmezden geliyorum.

     Bazen seviniyorum. Sevinçten içim içime sığmıyor, beni bir sen anlıyorsun diye. Bazen öfkeden çılgına dönüyorum. Öfkemin içinde öyle çok şey oluyor ki bir sürü filmin bir sürü güzel sahnesini gösteren televizyonlar bir bir patlıyor. Öfkeden yüzüne bakmıyorum. Yüzüne bakmasam sen yine anladığımı ben de senin anladığını biliyorum. Ama bilmek bazen yetmiyor. Bunu da biliyorum. Ağzından bir cümle çıkıyor sonra. Kurduğun cümleye onlarca kişi şahit oluyor ve hepsinin kafasında aynı soru işareti oluyor bir ‘acaba’ ile birlikte. Ben gülümsüyorum, çünkü ben her cümleyi o ‘acaba’ için kuruyorum.  
 
 
DEVAMI...

20 Ağustos 2013 Salı

kayıp.





     Nerede olduğunu bulamıyorum. Oysa hep bilirdim. Hep bilip ya da sonradan öğrenip bildiğimi düşünürdüm. Bu sefer bulamıyorum. İçimde bir şey kayıp gibi. Bu her zaman değil ama zaman zaman beni çok huzursuz ediyor. Uzaklara bundan bakıyorum. İçimden seninle konuşamamaya başladım. Sanırım beni en çok zorlayan bu oluyor.  Hayatım her zaman zorlu dönemeçlerden geçiyor. O dönemeçler yol ayrımı barındırabiliyor da içinde. Ama sen yokken o da olmuyor. Seninle konuşamadan ayrılamadığım yollarla dolu geçmişim. Ve geleceğim. Bu sefer bulamıyorum.

     Sana anlatmak istediklerimi de biriktiremiyorum. Mesela eskiden gün içinde kafamı meşgul eden her ayrıntı belli bir süzgeçten geçtikten sonra sana anlatılmaya değer olanlar sırasına giriyorlardı. Şimdi hayatımda sana anlatamayacağım şeyler bile var. Anlatmayı istesem bile anlatamayacaklarım da var üstelik.

Yani evet şükrediyorum, yine de şükrediyorum ve beni affetmesini diliyorum bu fani telaşlarım için. Ama bu aralar ettiğim şükür bile eksik sanki. Dolu bir teşekkür edemiyorum çünkü içimden alınmış bir minnet duygusu da var. Sen yoksun diye minnetsiz olma hali.

      Ne istediğimi bilmiyorum. Seninle konuşsak ne istediğimi ben yine bilmem ama en azından kafam daha net olur. Yani diyorum ne isteyip istemediğimi umursamam. Ama.. seninle konuşmayı da tam olarak istemiyorum artık. Yani diyorum ya, ne istediğimi gerçekten bilmiyorum.

      
Her şeyin başı sağlık, bunu unutmamam gerekiyor, onu biliyorum. Bu fani telaşlarım için beni affet.


<iframe width="560" height="315" src="//www.youtube.com/embed/tTlZSYxTi9M" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>



DEVAMI...

14 Nisan 2013 Pazar

kat kat








“Kâinat lahana gibi, yaprak yaprak, kat kat” *




gerçeğin bin bir türlü hali var diyordu. gerçeğin her halinden bana bakıyordu. gerçeğin çeşitli hallerinden farklı gözlerle bana bakarak benim bin bir farklı halimi görüyordu. o görüyordu. seninle konuşamıyoruz dedim ona. seninle hiç konuşamasak da nasıl anlaşıyoruz buna şaşırıyorum dedim. o aynada gördükleri kadar gerçek gözlerle bana baktı yine. aynada gördüklerin bile ne kadar değişiyor dedim yıllandıkça. gidip sakallarını tıraş etti, saçlarını kesti ve tekrar aynaya baktı gerçeğin bilmemkaçıncı halindeki gözleriyle. aynada gördüğün farklı bir sen mi dedim ona. o yine bana sustu.

gerçeğin bin bir türlü hali vardı, gerçeğin hangi halini görüyordu?seninle hiç konuşamıyoruz dedim ona. seninle böyle susarak gerçeğin hangi halinde konuşuyorduk? o yine bana sustu.
bazen en doğru cümleler bile geldiği anlamlara gelmez; içimde bir yer var, içimde binlerce yer var ve ben tüm bu yerleri her gözümü açıp kapadığımda bir diğer saniyeye taşıyorum o yerleri dedim ona. bu cümledeki hiç bir kelimeyi kullanmadan.

*Tanpınar


DEVAMI...

12 Mart 2013 Salı

kime ne.








Kimi müspet hisler bizi yaklaştırır birine, kimi müspet izler uzaklaştırır. Üstelik benzer hislerin bu iki farklı durumu yaratması hali aynı zaman dilimine denk düşebilir, gün olarak, yıl olarak, saat olarak farklılık gösterse bile. Ve kimisi bir şey yaparak herkesin ilgisini çeker, kimisi bir şey yapmayarak birisinin.

Aklımdan bunlar geçiyordu sen konuşurken. Aklımdan bunlar geçerken sınavlarda aldığım notlar kafamı kurcalıyordu, ertesi gün mesaiye kalıp vizyona girmesini uzun süredir beklediğim filmin ilk gösterimine gidemeyecek olmam, çantamda duran ve tüm gün okumaya fırsat bulamadığım kitap, maaşımı geç aldığım için geciken kredi kartı taksitim ve bir arkadaşımın değiştirdiği saç renginin ona yakışıp yakışmadığı.

Seninle konuşmayı bu yüzden seviyorum dedim. Seninle konuşurken o kadar fazla pencere aynı anda açık oluyor ki beynim hava alıyor. Afalladın. Benden böyle cesur cümleler duymaya alışkın değilsin. Ben parmaklıklar ardında kuş yapan insanlar gördüm diyorum sonra, kuş olan da. İlgini çeken bir hikaye karşına çıktı mı kaçırmazsın bilirim. Soru sorarak konuyu açarsın. Ben bazı cümleleri sırf sen konuyu aç diye de kurabilirim aslında. Anlatıyorum sonra sana, hem de tüm ayrıntılarıyla bir hikaye daha, anlattığım tüm hikayeler yaşamıma dair oluyor ve senden başka kimse o ayrıntıları sormuyor. Öğretmen olsaydım benim sorularıma güzel cevap veren öğrenciler yerine bana güzel soru soranlara en yüksek notları verirdim diye düşünüyorum sen soru sorarken bile. Yine bir pencere açılıyor. Zihnimde bir yer öğretmen hayali kurmaya devam ediyor.

Hikayenin sonlarına doğru ilgin dağılmaya başlıyor. Döneceksin. Döndüğün yerde bana ait ne var diye düşünüyorum. Bana ait bir şey olursa zihninde bir yer benimle meşgul olabilir çünkü, zihninde bir yer benimle meşgul olsun istiyorum. Zihnimde bir yer seninle meşgul oluyor ve zihnim meşgul olmayı seviyor ve kendi meşguliyetlerimi seçebileceğim bir ömür düşlüyorum.

Ve hikaye biriktiriyorum.

Okuldan çıkan çocuğun annesine arkadaşına gitmek için ısrar edişini, annesinin evde yemek yok diye reddedişini, çocuğun arkadaşının annesinin onu nasıl ikna ettiğini, aklıma okuduğum kitaptaki çocuğun dondurmayı yerken nasıl cenneti hissettiğini ve dondurmayı sırf üzerine damlatacak diye endişelendiği için yiyip bitiren dedeyi ve çocuğun yaşadığı hayal kırıklığını hatırlatışını, metrobüste yanımda oturan üniversiteli gencin yolculuk sırasında telefonla konuştuğu kız arkadaşıyla nasıl kavga ettiğini ve hatta ayrıldığını, nasıl saygısız konuştuğunu ve bir aile dostumuzun oğlunun kız arkadaşıyla benzer bir konuşma yaptığını şahit olduğu vakit o ilişkinin biteceğini nasıl anladığını anlatışını, buna üzüldüğümü, iki koca adamın önlerinden geçen liseli iki kıza nasıl laf attığını, bunun bana düşündürdüğü şeyleri, denizi ne kadar sevdiğimi, çiçekleri ne kadar sevdiğimi her gün yeniden hatırlayışımı ve bahar geldiği için nasıl mutlu olduğumu, ağaçların üzerinde gördüğüm o beyaz çiçeklerin bende yaşattığı düğünleri, kitapçıda rüştü onur kitabı gördüğümde hissettiğim şeyleri –sırf kelebeğin rüyası popüler bir film diye çıkan, çıkarılan- , beğendiğim mobilyaları birbirine nasıl uyduracak oluşum konusunda duyduğum endişeleri, fani dertlerimi, hepsini ama hepsini bir sonraki görüşmemizde anlatacağım diye biriktiriyorum. Bir dahaki görüşmemizde sana bunların hepsini en ince ayrıntılarıyla anlatmayacağımdan emin olabilirsin. Olmayabilirsin de.

Emin olmak nasıl bir histi sahi?

Bunu konuşalım.




DEVAMI...

11 Şubat 2013 Pazartesi

sanat sanat içindir.






Elimizde değil, hayrete düşürüyoruz güzel bir manzara karşısında. Oysa bir şeye sanat demek için insan eseri olması gerektiğini öğrettiler. Buradaki hayret bir sanat eseri karşısında hissedilenle mukayese edilebilir mi diye geçiriyorum içimden. Sen tutuyorsun içimden geçeni ve susuyorsun.

Bugünlerde inceliyorum. Çocuklar hala aynı resimleri yapıyorlar yerli malı haftası diye ve ben çocuklara bakar gibi şefkatle onların yaptıkları resimlere bakıyorum. Sonra dört mevsim tablolarına, ilçe haritalarına, sıralarının üzerindeki yazılara... Ve ben onlara bakarken yine kendimi aynada izler gibi oluyorum, çünkü her şey değişiyor ama hiçbir şey değişmiyor aynı zamanda.

Sana dünya senin yanında daha güzel dönüyor diyorum ama aslında ben dünyanın döndüğüne inanmıyorum. Hissetmediğim bir şeye inanmamak gibi bir huyum var. Belki bulutlar dönüyor sadece diyorum çünkü arabayla giderken buluttan daha hızlı sürsün şoförler diye dua ediyorum. Üstelik bu oyunu oynamanın yaşı yok, 27nin sonlarına geliyorum. Bunu ayaklarım yere basarken hatırlamıyorum bile.

Sonra bir cümle kuruyorum. Bir büyü oluyor ve bazı cümleler abrakadabra. Büyü varsa vardır diyorum, yok saymak manasız, sen boşuna bir mucize olmasını bekliyorsun, içindeyiz o mucizenin. Bunu düşünüyorum ve bunu düşünmek beni mutlu ediyor. Bunu düşünüyorsun, bunu düşünüyorsun ve bu seni mutsuz ediyor. Ne kadar varlıklı olursam olayım beni mutlu edecek şeyler şimdikilerden farklı olmaz diyorum sana, güneş gören bir pencerenin önünde saksıdaki çiçekleri sulamalıyım, sularken şarkı söylemeliyim ve bu belki bir şarkıdan mirastır bana. Ben o şarkıyı mırıldanırsam aynı anda geçmişimi çiçeklere veriyorumdur su diye. O nereye koyacağımızı bulamadığımız geçmişimizi koyacak yeri buldum derim sana eve gelince. Kollarıma bacaklarıma ekledim onları, o kadar anı başka nereye gider? Uzuv diye kendime kattığım sahneler aynada yüzümü daha güzel gösteriyor derim sana başka bir zaman. Sen susarken başka birinin ağzında bir cümle durur, o o cümleyi başka birine anı diye anlatıyordur, o anı benim uzuvlarımdan birine çarpıyordur, çarptığı yerde bir sızı oluyordur, o sızı günlerce içimde dolanıyordur, üstelik tüm bunlar sen böylesin diye, ben böyleyim diye ama nasıl oldu da biz çarpıştık diye oluyordur.

Sonra;
sızı geçiyordur sonra. Ben o sızıyı da alıp bacaklarıma ekliyorumdur, çünkü başka türlü boyum uzamıyordur. Senin yanında dünya daha güzel dönüyordur ama sevgilim, ben o dünyaya değmiyorumdur. Yoksa saksıdaki çiçekler güzel, onları sulama saadetini bana yaşattığın için teşekkür ederim.


DEVAMI...

18 Ocak 2013 Cuma

şevkattepe




Seninle kavuşmamız elbette bir ihtimaldi. Onca senden bir tanesi onca benden bir tanesine temas edecek, sonra aynı anda birleşmeyi isteyecek. İhtimaldi.

Mesela aynı kafede oturmuş aynı şarkıyı dinliyorlardı hepsi. Hepsi aynı yerde aynı eylemi gerçekleştiriyorlardı ama hepsi birbirinden farklıydı aynı zamanda. Bunun farkına varmam ise zaman aldı, 28 yıla yakın bir zaman. Yani demek istediğim hep ardına gizlendiğim yalnızca bir ikinci kanal değildi. Onun başka başka kanalları da vardı, senin de vardı, onun da vardı, hepimizin de. Ben kanal değiştirmek için farklı yollar deniyordum. Bir yolda ciddi adımlar atıyordum, birinde koşuyordum, birinde kaplumbağa hızıyla ilerliyordum. Hepimizin tanınmaya değer yönleri vardı ama bunları herkesin bilmesi gerekmiyordu.

Sonra birinin bağışıklık sistemi zayıf düşüyordu, bir diğeri yorgun oluyordu, kiminin uykusu geliyordu çoktan, kimi çoktan uyumuştu. Onlar uyurken gecenin getireceklerine şahit olmamak için gözünü bile kırpmayanlar vardı. Hepsi aynı bedenin içinde hayat buluyordu. Beynimizin kaç kıvrımı vardı? Aynı olaya kaç farklı açıdan bakılabilirdi?

Ben bunları düşünürken senin kafanı taşla eziyorlardı belki, ben seni alıp şevkattepeye kaçırmak istiyordum, sen gelmek istemiyordun. Birinin sana merhamet etmesinden nefret ediyordun ve bunu kanıtlamak için o taşları kafanla ezebilecek gücün hep vardı.

Sonra bilmediğin sokaklardan birinden geçerken kiralık bir ev ilanı görüyordun, bir sen o evde gözü gözüne değen herkes olsun istiyordu, bir sen o evdeki her şeyi görmek istiyordu, bir senin o evde senden başka kimseye tahammülü yoktu.

Bu farklı senleri sen de kanal değiştirmek için kullanıyordun. Tahammülünün zorlandığını hissettiğin an kanal değiştiriyordun. Olaya farklı bir açıdan bakma oyununun bir başka yoluydu bu. Böyle zamanları silinebilir hafızana alıyordun. Böyle zamanlarda yaşadıkların diğer senlerin yaşayışına büyük zarardı. Senin o hafızaya attığını başka biri odasının duvarına resim diye asıyordu, etrafına kırmızı karanfiller koyuyordu, karanfiller kuruyordu çünkü çiçek dalında canlıdır.

Seninle kavuşmamız elbette ihtimal dahilinde. Bir gün kalbimiz atmayacak inanabiliyor musun? Yumruklarımız sıkılı kalacak. Ama bir tanesi olaya farklı açıdan bakıcak. O kanalda kalbimiz hala atıyor olacak.



DEVAMI...

18 Aralık 2012 Salı

ben şair değilim Arif Bey.



Ne zaman birinin birine üstü kapalı bir şeyler anlattığına şahit olsam sahnenin sesini ardına dek açarım. En gizli anlamları bile anlamaya çalışmaktan başka bir şey düşünemem o an. Ve sahnenin devamını izlemek için birçok şeyden vazgeçebilirim. Bu bir çeşit hastalık olabilir, gizli anlamları kovalama hastalığı. Bu yüzden edebiyat okuyorum bu aralar, bilmediğim ama öğrenmek istediğim ne çok şey var ve bu beni nasıl heyecanlandırıyor bir bilsen.

Geçenlerde seninle bu konuyu konuştuk. Yani elbette sen bu konuyu konuştuğumuzun farkında değildin ve yaklaşık bir saat boyunca bambaşka bir konu hakkında bana anlatacaklarını anlattın durdun. Her cümle hakkında sana söylemeye cesaret edemediğim ne çok fikrim vardı bilemezsin. Zaten hep bunun benzerleri oluyor. Yani öyle çok şekil değiştirdi ki kelimeler. Kelimeler öyle çok şekil değiştiriyor ki. Kimi zaman ne ise o iken kimi zaman olduğundan başka her şeye öyle başarılı dönüşler sergiliyor ki.. kelimeler albayım öyle anlamlara gelmiyor ki… kimi zaman bi kokuyu anlatmaya dili varamıyor. Kimi zaman bir çift gözlükle dünyayı görmüyor. Kimi zaman bilgisayar bir cansız obje olmuyor. Kimi zaman “ben yemek yemek istemiyorum” demek aslında başka istekleri reddediş cümlesi olarak karşımıza çıkıyor. Tavırlar net, eller soğuk, mesafeler katedilmek için var ve.

Mesela o bana bir eşyanın hayatına giriş hikayesini anlatıyor, o eşya ile ilgili benim de kendimce hikayelerim var ancak o bunları bilmiyor ve ben onları anlatmayı boynumu kessen istemem sanıyorum. Açık olabilsek bile, ki bence yeterince açığız, anlatmayı tercih etmeyeceğim hikayeler var. O hikayeler beni ben yapıyor bu yüzden onlardan kaçamam, kaçmam. O hikayeler beni ben yapıyor diye ben o hikayeleri ve diğerlerini terk etmem.

İtiraf etmeliyim ki içimde her zaman fırtınalar kopmuyor, itiraf etmeliyim ki havai fişekler her zaman patlamıyor, bunu ben yapıyorum. Bunu ben yapıyorum ki anlatacak bir hikayem olsun kendime. Anlatacak bir hikayem olsun ki kaçıp gidebileyim kendime, kendimden. O havai fişekleri patlatmasam içimde ben özgürce kırlarda koşup coşamam. Ben kırlarda özgürce koşup coşamazsam çimlerde kim yuvarlanacak? Ben o çimlerde yuvarlanamazsam mesai biter mi? Haftasonunu bekleye bekleye bir ömür geçer mi?

Büyük ikramiye hayali kurmuyorum ama ikramiye hayali kuruyorum ne yalan söyleyeyim. Foton kuşağı geliyor diye ise heyecanım sürüyor.



DEVAMI...

1 Aralık 2012 Cumartesi

Fakat bu şimdi ki zaman. Sıkıcı.




Başım sıkışınca hep rüya görürüm. Bu gece de anlatım bozukluğunu gördüm. Akşam bir yere gitmekten bahsediyorduk seninle ama aslında benim seninle konuşmak istediğim başka şeyler vardı, hep olduğu gibi.

-bu gece oraya gidilmesi gerekir mi? Dedin sen bana.
-ben olsam her gün bir yerlere giderim. Dedim ben sana.
–kimilerini bir yerlere çağırmak her zaman hoş görünmeyebilir. Dedin sen bana.
–bilmemkimler de bu davete icabet edecek ama senin gelmen güzel bir şeydir. Dedim ben sana.
–gidilmesi gereken yerlere gitmeyi canım her zaman istemiyor. Dedin sen bana.
–filmlerde bunun aksi olur. Dedim ben sana.
-Hangi filmlerde nelerden bahsedilir? Dedin sen bana.
–şu filmi izle bence güzel! Dedim ben sana.

Gittim taklidi yaptım sonra. Kapının ardına saklandım.




-akşam parise uçuyorum sen de gelsene

-seninle tüm ülkeleri gezmek istiyorum sen de gelsene

-Seninle tüm filmleri izlemek istiyorum sen de gelsene

-ömrünün kara büyüsü olmak için can atıyorum sonra. Bazen bunu unutuyorum ama.

DEVAMI...

10 Ekim 2012 Çarşamba

Keder vereni




“Nasıl çıldırmadım hayretteyim hâlâ sevincimden
Lisanından ‘seni sevdim’ sözün gûş ettiğim demler”



Çok değil bundan otuz yıl önce birlikteydik.
Sen benim çizgi filmlerden çok hoşlandığımı düşünüyordun. Oysa ben seninle izlemeyi seviyordum onları.
Şimdiyse kendimi birine ait hissederek yatağa giriyorum, başka birine ait hissederek kalkıyorum o yataktan, bu böyle sürüp gidiyor. Zaman zaman korkularım oluyor geleceğe dair ama öyle uzun zamanlar bunun üzerine düşünmüyorum. Gelecekle ilgili kurduğum hayaller hiç uçuk kaçık olmadı çünkü, sen de bilirsin andan bağımsız hayal bile kuramam.
Senin ne kadar gerçekte olduğundan ise geçen mektubunda bahsetmiştin, ürktüm. Senin gibi hayal dünyası geniş birinin bu kadar gerçeğe batık yaşamasına ürküyorum. Çünkü sen kendinin hep farkında olarak yaşamana rağmen kendini büyük ölçüde de inkar ettin. Bu seni yüceltmek değil, olsa olsa kendimi yüceltmek olur çünkü aynısından bende de var.

Yalnızca sen inkar ettin çoğu zaman, bense kabullendim. Bana kabullenmeyi öğrettiği için hayata minnettarım çünkü işler isyanla yürümüyor. İsyan ettiğini bile kabul edebilmeli çünkü insan. “Huz mâ safâ, da' mâ keder” . bitti gitti. Sözde bahsi geçen yalnız düşünce mi, yoksa yalnız hayalden ibaret mi bilmiyorum ama insanın hayal ettiği şey neden insana keder versin di mi ya.. bunu düşündükten sonra banyoya giriyorum. Kendimi ona ait hissederek suyun altında duruyorum, kendimi dünyada yalnız hissederek suyu kapıyorum. Böyle olsa çok korkunç olurdu, üstelik sen de gerçekte yaşadığın için yalnızlığıma derman olacak cümleleri kuramazdın. Oysa ben biliyorum.

Bana bu dünyada asla yalnız olamayacağımı öğrettiğin için teşekkür ederim.




DEVAMI...

6 Ekim 2012 Cumartesi

hangirengi





Bir insanın gözleri kaç renk olabilir onu düşünüyorum. O kadar koşturuyorum, o kadar yoruluyorum ama yine de gözlerinin renkleri kahve molalarıma eşlik edebiliyor. Siyahrengi, kahverengi, elmasrengi, gökrengi, hangirengi…


Bana renkleri anlat diyorum ona ve o art arda cümleler kuruyor. Nur içinde uyandığım sabahlara renkler veriyorum diyor, en mavi sabahlar onlar, öğlen çağı yeşil, beş çayı sırma, akşamüzerleri akşamsefası rengi ve geceler mor.
Niye siyaha boyuyorsun hayallerini o zaman diyorum, ben o renklere dokunmak isterdim. O renklerin üzerini siyaha boyuyorum diyor, sen baktığın zamanlar pastel boyayı kazıyorum, altından yine renkler çıkıyor.

Bu resme hayran oluyorum ve o yüzden gözlerimi kapıyorum ben de. O resme hayran oluyor ve o resim gibi bakıyor. O resmi alıp gözlerimin içine koyuyorum ben de, kahve molalarıma eşlik ediyor.


DEVAMI...

12 Eylül 2012 Çarşamba

La


Zihnimi geçmişin bilgisiyle dolduruyordu. Ve bunun tecavüzden farkı yoktu. Kurduğu her cümle, geçmişime ait her cümleye tecavüz ediyordu ve gözlerim bunu bir şölen edasıyla izliyordu. Şölenlere yakışır elbiseler giymiştiler, öyle parlak. Eve gidince çıkarttım onları çünkü evde gözümü göstereceğim çok göz vardı. Onlar gözlerimi çıplak seviyordu ve gözlerim onlara bakarken kıyafet giymiyordu. Ne çok mutluluk tanımı vardı ve hiçbir tanım birbirine uymuyordu. Bunu söylesem karşımdaki yüzüme anlamsızca bakacaktı ve ben o bakışları görmemek için susacaktım. Gözümün önüne aynı tecavüz sahnesi tekrar tekrar geliyordu ve ben bunu kimseye anlatamıyordum. Mahremini bana kapa diyemezdim çünkü o mahremin içinde kendimi görüyordum. Onun bana mahremini kapaması için benim aynaya bakmamam lazım geliyordu ama bunu yaparsam duyacağım onca iltifattan yoksun kalacaktım ve egom en azından buna izin vermeyecek kadar yüksekti.

Ertesi gün bir inşaata gidecektim ve o inşaatın nasıl şekilleneceğine ben karar verecektim. Hayalimdeki mesleği yapıyor olmak bana bir kez daha keyif verecekti ama ben yeterince keyifli hissedemeyecektim. Mesai bitimi eve dönmeden sokakta kalmak için ayaklarımla kavga edecektim, sonra dizlerimle ve sonra baş ağrımla. Onlar galip olsa da ben elimden geleni yapmış olacaktım ama eve varmak bana yeterince huzurlu gelmeyecekti. Yeni bir kitaba başlayacak ve satırları büyük bir açlıkla görecektim ama o kitabı bitirmiş olmak beni tatmin etmeyecekti. Canım alışveriş yapmak isteyecekti ve dükkan dükkan gezecektim ama vitrinlere bakarken canım son derece sıkılacaktı. Arkadaşıma kahve içmeye gidecektim ardından ve kahvemi içerken koltuk beni öyle rahatsız edecekti ki… sonra kendimi şanslı hissetmek için sebep bulma oyunu oynayacaktım zihnimden. Ben şöyleyim ben böyleyim. Ben o olmak ister miyim diye kendime sorduğumda yine hayır yanıtını aldığımda düşünme yetim iflas edecekti, ben o iflası erteleyecek ve denize gidecektim, dalgaları izlerken, bulutlara bakarken bir şey düşünmemek mümkün müdür?

“aaa ne güzeeelll” desem ben bir buluta bakarken aynı neşeyle tekrar, diyemem, zihnimi geçmişin bilgisiyle doldurdu bir kere. Orda başka bir şey vardı, tecavüze uğrayan.

Haftasonu gitmek istediğim ancak bilet bulamadığım için gidemediğim konsere bir çift davetiye kazanmış olsam, o konsere gitsem ve en sevdiğim şarkıyı dinlesem mutlu olmam.

Zihnimi geçmişin bilgisiyle doldurdu bir kere.


DEVAMI...

11 Temmuz 2012 Çarşamba

hangi bulut içinde






Sen bende sus dalgalar çok güzel. Şu şiiri anlatayım yoluma devam edicem. Bir cümleler kuruyorsun ki ben dilbilgisini unutuyorum sanki yıllarca Türkçe testi çözmemişim. Bir gülmeler koyuyorsun ki öyle gevrek, öyle simit olsa ben yemem, sen yersin, dondurmam gaymak. Ben sana sen bana sus ben sana konuşayım derken bunu dememiştim. Ben sana bir göster ki böyle olmaz hiç demedim. Sen düşüyorsun ben kopuyorum sanki orda değilim. Sen sanki orda mısın orda mısın ben görmedim. Bize bunu çok söylediler o an orda mısın? Bize bunu çok söylediler hep orada ol. Orada ol dediysem olmasan da orda kal. Orada ol dediysem en doğrusu bu olmasa gerek. en doğrusu bu değil, olmasa da gökten elmalar düşüyor. Her hikayenin sonunda o elmalar düşüyor ve ben o elmalar niye düşüyor diyorum başıma. Her hikayenin elmacısı ben miyim? Hayat bakıyorum tam bi sinema, her gün türk filmi izliyorum set aralarında, elbette birbirimize sarılıp ağlayacağız daha güneş batmadı! Elbette ağlayacağız ki seninle bu en güzel. Elbette ağlamalıyız hem bu her filmde olur. Sen ağzınla kuş tut, ben şaşırırım. Sen o kuşu tut ben sana ne şarkılar söylicem. Sen o kuşu tut ama yeter ki tut hiç bırakma. Hiç bırakma denir mi bi insana bunu bir tek sen anla!

Beni de korkutuyor yeşil duvaklı gelinler ben söylüyor muyum? Ben söylesem nerde dalgalar, dışarıda dolunay var! Ben bir bulut olsaydım sen gökte elma, gökte ama! Bugünlerde canım bulut olmak çekiyor, tek bulut ben miyim.. belki ömrüm kısa, bil ki ülkeler kurma. bil ki sen hep bil ki ben bileyim, bileyim sana.



DEVAMI...

4 Haziran 2012 Pazartesi

Seyahat.




Ona tam “bence nefislerimizi biraz olsun şımartmanın bir mahsuru yok” diyecektim ki otobüs geldi. Bindi. Ardından gelen otobüse de ben bindim.


“Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temayülâtından çıkar. O temayülât, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir.”



Siz hiç biri gibi duran birini gördünüz mü? Kareli gömlek giymiş bir adam tıpkı onun gibi duruyordu. Arka koltukta iki kız oturuyordu. Birisi annesi ile telefonda konuşuyordu. Annesi yurdun bilmem hangi köyünde yaşıyordu. O köyde kurulan pazarda bezelye kilosu 50 kuruştan satılıyordu. Kilosu 50 kuruşa satılan bezelyelerden alan anne, bezelyeyi mevsiminde taze yiyebilmek için bezelyeleri ayıklıyor, kaynar suda sarartıyor, ardından buzlu suya batırıp öyle dipfırize atıyordu. Öyle daha lezzetli olduğunu kızından öğreniyordu. Kızı hastalanan ineğin yavrulayıp yavrulamadığını merak ediyor ve “buzağıladı mı” diyordu. Ben yeni bir kelime duymanın sevincini hissediyordum. Anne, ineğin hastalandığını ve ne yaparlarsa yapsınlar iyileşmediğini anlatıyordu. Kızı “nasip” diyordu, siz elinizden geleni yaptınız, artık nasipten çıkmışsa yapacak bir şey yok. Bir ampül daha yanıyordu. Ben elimden geleni yaptım mı diye ilk defa kendime soruyordum. Cevabım olmuyordu.


Arkamdaki kızın yanında oturan kızın arkadaşları arıyor ve ceplerindeki tüm parayı nargileciye verdiklerini ve beş parasız kalıp eve dönemediklerini anlatıyor, yardım istiyordu. Arkamdaki kız yanındakinden beş lira borç isteyip ilk durakta arkadaşlarını kurtarmaya gidiyordu. Muhakkak günün ve daha bir çok günün konusunu bu mahsur kalma ve bu hayat kurtarma operasyonu oluşturuyordu. Kendimi mevzuusuz hissediyordum. Hayattan alınacak dersler elbette vardır.
Ben elimden geleni yaptım mı diye bir kez daha soruyordum kendime, kardeşim iç sesim olup eylemsiz durmak cinayettir diyordu. Ben kaç katliam gördüm diyordum, susuyordum. Oysa sadece çocuklar sustuklarında gerçekten susuyordu.
Yan koltukta oturan adam ise uyuyordu. Beni parka götür diyordum ona, beni lunaparka götürüyordu. Orda daha mı mutlu oluyordum, bilmiyorum. Tüm düşündüklerimi süzgeçten geçiriyordum. Ben çay süzgeci diyordum o kevgir anlıyordu.
Karşımda da annem oturuyordu. “Siz ikiniz ne zamandan beri konuşuyorsunuz” diyordu. Ergen ben sinirleniyor ve “konuşmak ne demek anne, öyle mi söylenirmiş o” diyordu. O sırada şimdiki ben birden ciddileşiyorve anlıyordu “konuşmak sadece konuşmak değil di mi anne” diyordu. Annem ne dediğimi anlamıyordu.


Yan koltukta oturan adam bir sonraki durakta iniyordu. Ardından “beni bırakıp nereye gidersin” diyemiyordum. İçimden bir ses bağırıyordu “eylemsiz durmak cinayettir”!. Kardeşim hep eylemsiz durduğunu iddia ediyordu. Asıl ben diyordum, hayır sen durmadın hiç diyordu, bu yüzden yalnız değilsin; ben hayır ben diyordum, o hayır sen durmadın diyordu, bu yüzden yalnız değilsin, ben yalnızım diyemiyordum sözümü ayaktaki kadın kesiyordu:
benim olmadığım yere nasıl gidersin?



DEVAMI...

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Zaaf

Ömrümün yumuşak yanı; diye başlıyor mektup, sen zaafsın. Ve zaaf bir mühürdür. Zaaf kaybolmaz. Zaaf yok olmaz. Zaaf her zaman açıkça belli olmaz. İnsanlara zaaflarını anlattığın zaman her şey herkes için kolaylaşır. Ama her zaman değil. Her şey, herkes için, ama her zaman değil. Külotlu çorabın kaçması gibi durur bazen şık bir davete icabet ettiğinde görünen. Kılavuzsuz da görünen bir köy gibi, apaçık ortada. Sen istediğin kadar umursamadan giydiğini iddia et o çorabı, kaçar, kaçık büyür büyür, durmaz. Kaçar. Sana sarıldığı zaman hıçkıra hıçkıra ağlamış, bana yeni söyledi. O kadar derine gömmüş ki acılarını ben bile yeni duydum. Sen de duymamışsın. Sen ona nasihatler veriyormuşsun, şöyle yap böyle yap. Sağlıklı yaşam tüyoları. Senin ağzından çıkan her lafı önemser ama o sırada seni dinlemiyormuş. Bunu sen biliyormuşsun ama görmüyormuşsun o sırada. Sen bildiğin her şeyi görmezmişsin çünkü kör yaşamak lal yaşamaktan daha kolaymış senin için. Karşındaki lal olunca da ürküyormuşsun –ya da öyle görünüyormuşsun- çünkü bir gevezenin lal olması bir kartalın kör olması kadar acı veriyormuş aslında sana. Bana anlattığını bilsen çok kızacağın daha nicelerini anlattı da demiyorum sana. Üzerinde durduğu bir cümle varmış onun. Sana bunu hiç söylememiş. Peki bunu nereye koyucaz diyecekmiş sana, sen yeni evini gezdiriyormuşsun ona o sırada, sana bunu nereye koyucaz diyecekmiş. Onu koyacak bir ev yok demek, bu evde yer yok ile onu sığdırabileceğim bir ev yok gibi zıt manalara geldiğinden soramamış. Susmuş. Elektrikler kesilmiş o sırada. O lalken sen onu görebildiğini fark etmişsin ışık olmasa da, o da bir yere koyamadığı şeyin adını koymuş orda.. Ömrümün dünya turu; diye bitiyor mektup. En sevdiğim mevsimdeyim.
DEVAMI...

18 Nisan 2012 Çarşamba

karnı ağrımasın.



Onunla sohbet ederken kendim kendimi bir yangının içine atıyor. Önce saçlarım yanıyor. Sonra gözlerinden bir çocuk yangına su döker gibi oluyor. Döker gibi oluyor çünkü aslında o bardağın o yangına yetmeyeceğinin farkında. Yangın su içmek istiyor ve dünyanın bütün suları ona şelale olsa az. Saçlarım yanıyor. Saçımın ucu yansa benim neden içim yanık oluyor bunu düşünüyorum. Rüyamda yanan evler görüyorum. Yanan evler bitişleri simgeliyor. Onunla sohbet ediyorum. O bana tarih döküyor ben ona coğrafya çiziyorum. Resim defterindeki sıradağlar arasına sıralanan evler de yanıyor. Biz evlerin içinde olmuyoruz. Evler deprem yönetmeliğine uygun yapılıyor ama biz evlerin içinde olmuyoruz. Evler tarihi eser statüsünde kalıyor ama biz evlerin içinde olmuyoruz. Üstelik evlerin içinde olmamamız evlere sığamadığımız için değil. Daha kötüsü de var. Evler denize bakıyor. Deniz onlara. İçimde deniz, yangın, şelale daha…

Sonra aynaya bakarken kusurlarımı görüyorum. Sonra poz veriyor yine kusurlarımı görüyorum. Oysa ben kusurlarımla kabulümüm sonrasını bilmiyorum. Kul hakkı boy veriyor, ben kulaç atıyorum. Vicdanımı vicdan yapan her şey varken muhasebeden çakıyorum. Tarafsız bölgede bile nerede duracağımı şaşırıyorum. Üstelik bu kararsızlıktan değil, kararlarımı kendim almıyorum. (başım öne eğik, işaret parmağım yukarı dönük, hazırolda bekliyorum)

Rengarenk balonları vurmuşlar diyorsun, balona kurşun işler mi? Kim bilir bilmediğim ne çok şey biliyorsun, ben susuyorum. Sonra onlar konuşuyor sen susuyorsun. Ben susarken hayalgücünde gezintiye çıkmaya bayılıyorum, sen susarken hayallerime bombalar yağıyor. Sonra Benjamin Button bakıyor gözlerinden. Kim bilir bilmediğim ne çok şey susuyorsun. Ben sana gözlerimi kaçırmıyorum diyorum, sen gözlerinsiz bakıyorsun. Ben gözlerin olurum o zaman diyorum, sinirleniyorsun. O öfke midemi rahatsız ediyor, alca-seltzer iyi gelmiyor. Bütün ağrı kesicileri sokak köpeklerine armağan ediyorum. Kediler beni çok seviyor.







DEVAMI...